Prof. Dr. Şaban Şimşek

Prof. Dr. Şaban Şimşek

Anladığım Alevilik (2)

Anladığım Alevilik (2)

İlk anlaşılması gereken...
Göç olgusunun Türk tarihinde çok önemli bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir. Orta Asya’dan Adriyatik’e kadar uzanan göç yolları üzerinde pek çok toplumla yaşanan temaslar milletimizde sosyokültürel değişimler yanında dinsel anlamda da farklılaşmalar getirmiştir. Bu arada, günümüzde de olduğu gibi, dinsel farklılaşmaların siyasal bazı sonuçlar doğurduğunu, buna karşılık siyasetin de dinsel yapılanmayı etkilediğini unutmamak gerekiyor.
Sosyal çevrenin insanların algılamalarını, alışkanlıklarını, yaşam biçimlerini etkilediği, bu meyanda dinsel öğretileri de kendine göre şekillendirdiği genel kabul gören bir sosyolojik düsturdur. Bu şekillenmeyle; semboller, ritüeller, törenler, uygulamalar ve diğer dinsel öğeler farklılaşır. Amiyane tabirle insanlar yaşadığı gibi inanmaya başlar ve inandıklarına da yaşadıklarıyla anlam kazandırır. Neticede toplumun algılaması ile birlikte dini dünyası değişir. Bu durumun kurumsallaştığı oranda da sanki yeni bir din ortaya çıkmış gibi olur.
Aslında etkileşim karşılıklıdır. Sosyokültürel yapı din algısını değiştirirken, din de sosyal ve kültürel yapıyı etkiler. Kanımca Alevilik konusuna girerken “en başta kavranması gereken noktalardan biri” budur.
Alevilik nedir?
Aleviliğin özde, (bir kısmı) Türklere has “bir İslam dini yorumu” olduğunu kabul edenler vardır. Oysa bazı Kürt aşiretlerinin Alevi olduğu ya da Arap soylu olan toplumlarda da Alevilerin bulunduğu (Nusayriler) bilinmektedir. Özetleyecek olursak: Alevilik, anlattığımız çerçevede oluşmuş; sosyokültürel, dinsel, siyasal temelli bir olgudur. Aleviliğe kanımca; “İslam’la karşılaşan bazı göçer Türk topluluklarının bu dini, sosyal, kültürel, ekonomik ve bölgesel yaşamlarına uygun olacak şekilde algılamasıdır” denilebilir. Yeri geldikçe bu tanıma başkalarını da ilave edeceğiz.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka yön; günümüz dünyasının gerçeklikleriyle, şehre inmek durumunda kalan bu göçer toplulukların, kapalı cemaat tarzı yaşamdan sosyal yaşama geçmeleri sonucunda geleneksel Aleviliğin doku ve yapılanmasında ciddi değişiklikler olduğudur.
Farklı Alevi gruplarını nasıl yorumlayalım?
Türklerin göç yolları ve yerleri ile bu sosyolojik gerçeklikler birlikte düşünüldüğünde, Aleviliğin Kızılbaşlık, Bektaşilik vs şeklinde çeşitlilik arz etmesini de doğal karşılamak gerekiyor. Ve Ali Balkız’ın, Selahattin Özgündüz’ün, Fermani Altun’un, İzzettin Doğan’ın, birbirinden çok farklı din algısı ve Alevilik anlayışlarını da tabii.
Ancak peşin söyleyelim: Eğer millet olarak huzur bulmak istiyorsak; her ne olursa olsun, toplumsal dokuyu oluşturan farklı grupları ve onların sosyal, dinsel, kültürel veya etnik dinamiklerini olduğu gibi kabul etmek, bunları bir ayrışma değil, zenginlik unsuru olarak görmek gerekiyor; inanılanlar, söylenilenler, yapılanlar kabul edilemez gibi görünse bile!.. “Yaratılanı yaratandan ötürü seven” İslami anlayış da, insan hak ve özgürlüklerini “olmazsa olmaz” sayan demokrasi de, “aklın yolu birdir” diyen rasyonalizm de bunu vaaz ediyor çünkü.
Meseleye “azınlık” anlayışıyla bakılabilir mi?
Meseleye “azınlık” ya da “büyük balık küçük balığı yutar” felsefesiyle bakmak ve “memleketin asıl sahibi, efendisi biziz” demeye kalkmak; insanlıktan nasiplenmemiş olmak bir yana tarihten ders almamak anlamına da gelir ki bu, akla ziyan durumdan başka bir şey değildir. Zira azınlık kavramı, sosyologlarca “ırksal, etnik, biyolojik ya da diğer özellikler temelinde baskıya uğramış veya damgalanmış topluluklar” şeklinde tanımlanmaktadır. Bunları; dinli olsun dinsiz olsun, Sünni olsun Şii olsun hangi akl-ı baliğ insan kabul edebilir? Aynı coğrafyada bir arada yaşadığımız, tarih boyunca ortak kaderi paylaştığımız, “Ali, Hüseyin” deyince yürekleri sızlayan bu insanlar nasıl ezilmeye, sindirilmeye, damgalanmaya müstehak görülebilir?..
Lozan antlaşmasındaki “din farklılığını” önceleyen azınlık tanımını Alevilere yakıştırmak ise hiç mümkün değildir... Farklı din nerede ki?.. Doğrudur; hem Alevilerin kendileri arasında hem de kendileriyle Sünniler arasında çok ciddi dini anlayış ve uygulama farkları vardır, ama marjinal grupları bir kenara bırakırsak, Alevilerden “Biz başka dindeniz” diyen bir cemaat ben bilmiyorum. Varsa da onları Alevi olarak kabul etmek mümkün değildir... Durum böyle olduğuna göre, “ben Müslüman’ım” diyen bir insana, kimin “yok sen Müslüman değilsin” demek hakkı olabilir? Hangi insan ya da cemaatin “dinin asıl sahibi, tek temsilcisi biziz” deme hakkı vardır?..
Evet, her cemaat kendi anlayışının İslam’ın en doğru şekli olduğuna inanabilir. Bu çok normaldir ve kanımca bu, kişinin imanını güçlendiren, cemaatine, dinine bağlılığını arttıran bir durumdur da. Ama bütün insanlığa hediye edilen Kur’an ve İslam nasıl bir kesimin, bir kısımın malı olabilir?..
Kısmetse haftaya devam edeceğiz.



Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Prof. Dr. Şaban Şimşek Arşivi