Prof. Dr. Şaban Şimşek

Prof. Dr. Şaban Şimşek

MHP’nin geldiği nokta

MHP’nin geldiği nokta

Yıl; 1974, gün; 18 Mart’ın hemen öncesi... Tıp fakültesi birinci sınıftaydık. Yeni tanıştığımız bir arkadaş Çanakkale şehitlerini anmak için bir gezi düzenlendiğini, gemiyle gidileceğini söylemişti bana... Doğrusu o zamana kadar Gelibolu’yu, Conk Bayırı’nı, tabyaları, Şehitler Anıtı’nı vs. hiç görmemiştim; Anzak Koyu’nu, Nusret Mayın Gemisi’ni, Seyit Onbaşı’yı, boğazın bir yanındaki o muhteşem “Dur yolcu...” yazısını da. Gemi yolculuğu ise her zaman özlem duyduğum bir şeydi. Bu teklifi reddedemezdim yani.
Ertesi gün, toplanacağımız Sirkeci (İstanbul) meydanına doğru yürürken, rıhtımda, yolculuk yapacağımız gemiyi (Ayvalık) gördüm; heyecanlandım. Sağa sola, ne var ne yok diye bakınmaya başlamıştım ki, gurup başı olan arkadaştan bir uyarı geldi: “Arkadaşlar birazdan ülkücüler gelecek, onlarla herhangi bir şekilde temas etmeyin.”
Ne demek istediğini anlamamıştım; yanımdakilere sordum. Onlar da ülkücülerle konuşmamızın istenmediğini söylediler... Şaşırdım: “Allah Allah, yani şimdi biz hep beraber, aynı amaç uğruna ve aynı yere gitmiyor muyuz? Niçin görüşmeyelim?.. “ Doğrusu hiç içime sinmedi bu sözler.
Bizler (biraz da uyumsuz korolar gibi) “Ceddin deden neslin baban...” marşını söylerken (aslında o zaman için benim bildiğim dizeler değildi bunlar), sesimiz, bir başka grubun okuduğu “Çırpınırdı Karadeniz...” türküsüyle bastırıldı. Anlaşılan, bir üstünlük kurma çabası vardı ortada!
Ülkücü grup bize göre çok daha disiplinli idi. Adeta askeri bölükler halinde dizilmiş, ikişerli sıralar oluşturmuşlardı. Her bölüğün önünde bir kız ve bir erkek duruyordu. İlgimi çeken işte en öndeki o kızın elinde tuttuğu pankarttı: “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız”.
Bu elbette çarpıcı bir mesajdı ama daha çarpıcı olan ve beni fena halde şaşırtan (aslında biraz da kendime getiren!) o kızın kıyafetiydi; apartman topuk, çağla yeşili tişört ve siyah mini (sayılabilecek) etek!?.. Aklımdan Türklük, Müslümanlık, Türk-İslam sentezi, ülkücülük vs geçti!?.. Olduğum yerde kalmaya karar verdim!
Sonraki yıllarda fakültemizdeki iki başörtülü kızdan birinin ülkücü olduğunu öğrenmiş ve “galiba anlayışlarında bir değişiklik oldu” diye düşünmüştüm. Ülkücü erkek arkadaşların, ibadette epeyce eksik olsalar da (çoğunlukla) imanlı ve ahlaklı insanlar olduklarını görüyordum. Yine de 1980’lere kadar tenakuzlar yaşandı. Özellikle üst yönetimde, İslâm’la-Türk’lük arasında, sürekli gidip gelmeler oldu, yani ideologların söylediği o sentez oluşturulamadı.
Nihayet 1980’lerin başında, ülkücülük “Bozkurtlar” ve “Üç Tuğ- Hilal Hareketi” (Alperenler) olarak ikiye bölündü. Büyük grup olan Bozkurtlar daha çok Türk’lük, Alperenler de İslam ağırlıklı bir kimlik kazandı. Siyasi anlamda Alperenler ülke çapında, bir başarı elde edemediler. Bozkurtlar ise MHP’nin kuruluşundan sonraki 30 yılda, % 8’lik oy oranına ulaşabildi ancak.
Kaba olarak bakıldığında, MHP’nin başarısızlıklarındaki asıl sebep kanımca; (elbette millete umut verecek ekonomik politikaların yetersizliği, sertlik yanlısı görünümleri vs. de söz konusudur ama) parti üst yönetiminin İslami yaşantıya hassasiyet göstermemesi yani söylemdeki Türk-İslam sentezini oluşturamaması idi.
Sonraki % 18 (1999), ve % 14 (2007) civarındaki oy oranlarındaki başarının altında yatan sebebe gelince... MHP yöneticileri alınmasın ama bu, partinin iyi yönetilmesinden filan değil 28 Şubat sürecinde, Erbakan ve siyasi İslam’ın gözden düşürülmesi ile birlikte PKK’nın üniter devleti böleceğine dair yüreklere salınan korku idi. 2007 seçimlerindeki % 14’lük oy oranında, Ak Parti’nin Kürt sorununun çözümünde yeterli ilerlemeyi sağlayamayışının da rolü olduğunu düşünüyorum. Bir de arada (2002) yaşanan baraj altı var tabii.
Bugün MHP’nin adı yine barajla anılır olmuş durumda; geçecek mi, kalacak mı?.. Kafalar çok karışık. Temel meselelerde somut, inandırıcı, umut verici politikalar oluşturulamıyor. Kanımca ülkemizin en önemli sorunu olan Kürt meselesinde de (silahtan başka) bir çözümleri(!) yok.
Bütün bunların yanında MHP’nin kendi içinde sorunları var. Ahlaken bir çürümüşlük söz konusu sanki... “Nitelikli beraberlik” ya da “duyurusuz nikah(!)” benzeri konulara girmeyeceğim. Bu husustaki fikirlerimi, Baykal için yazdığım makalelerde belirtmiştim... Ama hiç olmazsa şunları söylemek gerekiyor: Mesele, insanın “güvenilir” olmasıdır. Eğer (özellikle) yönetici herhangi bir davranışıyla insanların güven duygusunu zedeleniyorsa, o zaman bu iş onun özel hayatı olmaktan çıkar. İnsanların, kendisini idare edecek olanları sorgulama hakkı doğar çünkü. Nihayetinde seçecekleri insanlar, kendilerini doğrudan etkileyecek kararlar alacak ve uygulayacaklardır.
Türk-İslam sentezi söylemleriyle gelinen nokta, ne yazık ki burası. Onca acı çeken, bedel ödeyen ve söylemek gerekiyor davası uğruna maalesef büyük günahlar da işleyen bu insanlar şimdi de idarecilerinin bu uygunsuz davranışlarıyla mahcup olmuş durumdalar.
Üst yönetim tabanın özüne uygun bir yaşamı benimsemedikçe ve dolayısıyla milletin güvenini kazanmadıkça, MHP bu baraj sorununu hep yaşayacakmış gibi geliyor bana.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Prof. Dr. Şaban Şimşek Arşivi