Faruk Çakır

Faruk Çakır

Zenginlik ölçü müdür?

Zenginlik ölçü müdür?

Kapımıza dayanan, hatta evlerimizi işgal eden onlarca tehdit ve tehlike varken; bunları görmemek, tedbir almamak ve ‘tedbir alınsın’ diyenleri de kınamak günümüzün en büyük hastalıklarından biridir. “Cambaza bak, cambaza” diyenleri dinleyip, eğlenceye dalanlar, hırsızlar tarafından “ceplerinin boşaltıldığını” belki anlayacaklar, ama geç kalınmış olacak.
İşlenebilecek en büyük hata, insanın ‘düşman’ını dost bilmesidir. Malum olduğu üzere, en büyük düşman nefsimizdir. Gerçekten düşman olan nefsimizi dost bilip, onun istek ve arzularına göre bir hayatımızı yaşamış olsak (Allah muhafaza) son tahlilde kaybeden biz olmaz mıyız?

Aynen onun gibi, sosyal hadiselerde de hükmen ‘düşman’ olan hal, hareket ve anlayışlar vardır. Mesela, ‘ölçü’ olarak; şan, söhret ve paranın alınması böyledir. Sosyal hayatta dürüstlük, ahlak, maneviyat gibi ölçüler yerine; zenginlik, teknolojinin gelişmesi, yolların yapılması, binaların dikilmesi, velhasıl ‘kişi başına düşen milli gelir’in artması ‘ölçü’ olarak alınamaz ve alınmamalı.
Bu demek değil ki, Türkiye’de yaşayan herkes fakir olsun, kişi başına düşen milli gelir az olsun, yollar yapılmasın, kuleler dikilmesin. Elbette bunlar da yapılsın, ama maddî refahın ölçüsü olan bu şeyler, hiç bir zaman ilk sırada, önde ve ‘ölçü’ olmasın. Çünkü dolaylı da olsa insanın maddî yönüne hitap eden bu ölçüler, gerçek anlamda insanı ve insanlığı mutlu ve huzurlu yapamaz.
Hadiseyi biraz karikatürize ederek şöyle demek de mümkün: Türkiye’de bugün başı örtülü diye bir hanım ‘sandık başı’nda görev yapamıyorsa, millî gelirin artmış olması anlamını kaybeder. Aynı şekilde müstehcenlik, açık saçıklık, piyango kumarı, içki, boşanmalar ‘almış başını gidiyor’ ve bu bir ‘tehdit ve tehlike’ olarak görülmüyorsa, Türkiye’yi baştan sona ‘boyama’nın bir değeri olmaz.
Atılması gereken ilk adım, gerçek tehlikeyi ‘tehlike’ olarak görmek olmalı. Ki, sonra o dertlere çare bulabilelim. Türkiye’yi ‘idare edenler’ bir yana, idareci olmayanların da toplumu içten içe kemiren bu ‘kurt’ların farkına varmaması insanı şaşırtıyor. Hadi idareciler hadiseye siyasî pencereden bakıyor. Böyle bir endişesi olmayan ya da olmaması gerekenlere ne oluyor?
Geçenlerde, ilahiyatçı bir büyüğümüzle sohbet ediyorduk. Bir siyasetçi gibi ‘güzel tablo’ çizdi ve “Bakın, artık elektrikli otomobil bile yapıyoruz. Yakında uçak da yapacağız!” dedi. Teknik anlamda doğru bile olsa, günümüzde bir ilahiyatçının ‘hal ve gidiş’e bakışı böyle mi olmalı? Karşımızdaki müthiş yangının alevleri göklere yükselirken ve içinde ‘iman’ımız yanarken; değil uçak, ‘füze’ yapılsa ne işe yarar? Tamam, siyasetçiler böyle konuşsun, ama bari ilahiyatçılar, eğitimciler ve sosyologlar cemiyeti kemiren ‘kurt’ların farkına varsın!
Hadiseye sadece para ve maddîyat açısından bakanlara tepki gösteren gün görmüş bir gazeteci şöyle yazmış:
“Biz Müslümanlar bugünkü halimizle iflah olmayız. Memlekette dehşetli maddî kalkınma ve zenginlik varmış... Bu, İslâmî bir ölçü ve kıstas değildir. Bir İslâm toplumunun hali namaza ve cemaate devamından anlaşılır. Bir de parayla, malla, dünya zenginlikleriyle olan muamelâtından... Sabah namazlarında yüzde 99’u leşler gibi uyuyan Müslüman bir toplum iflah olmaz, necat bulmaz. Bilhassa sabah namazlarını ve cemaati terk eden Müslüman bir toplumun zenginliği, maddî kalkınması, yüksek binaları (,,,) keramet değil, istidractır, sonu iyi olmaz.” (Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 1 Temmuz 2011)
Hem dua edelim, çok da çalışıp “gerçek düşman”ın farkına varılmasına katkı sağlayalım ki sonumuz iyi olsun inşallah! Ümitvarız, her şeye rağmen sonumuz iyi olacak.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Faruk Çakır Arşivi