Faruk Çakır

Faruk Çakır

Kaybolan hedef

Kaybolan hedef

Türkiye’yi idare edenlerin de bildiği üzere, ülkemizin çözüm bekleyen onlarca, belki de yüzlerce sıkıntısı var. Bu sıkıntıları aşmak için de dışarıdan ‘olumlu destek’ almak durumundayız. Nasıl ki ekonomik krize karşı dışarıdan yatırımcı davet ediyoruz, aynı şekilde daha hür, daha zengin ve daha demokrat bir ülke olmak için ‘siyasî yatırımcı’ları da davet etmeliyiz.
Bunun bir yolu da Avrupa Birliği’ne üyelik yolunda ilerlemektir. Türkiye’yi idare edenler, AB üyelik hedefinin bir ‘devlet politikası’ olduğunu yıllar önce millete ilân etmişlerdi. İnişli çıkışlı da olsa bu hedefe doğru yüründü. Ancak son yıllarda bir yandan hedefin bu olduğu ifade ediliyor, öte yandan da “AB olmasa da yolumuza devam edilir” deniyor.
Elbette AB olmasa da yola devam edilir, ama hangi yola? AB hedefi olmadan ekonomik ve siyasî hedeflere ulaşmanın zor olduğunu bugünkü idareciler de biliyor. Hatta bunu ifade eden ve “Dışarıdan destek/ ikâz/ baskı olmadan demokratikleşmeyi tamamlayamayız” diyen bakanlar bile var. Türkiye’nin yakın tarihi de zaten bunu gösteriyor. Ne zaman ki AB hedefi gündemden çıkmış, ‘darbe’ yemişiz. 12 Eylül ve 28 Şubat süreçlerinin yaptığı ilk işin, AB sürecini rafa kaldırmak olması tesadüf müdür?
Darbeye teşebbüs edenlerin ceza alması sonrasında bile “Artık darbe ihtimali sona erdi mi?” sorularına gönül rahatlığıyla “Evet, sona erdi!” diyenlerin olmaması da ayrıca dikkat çekici değil mi? Tabii ki burada asıl problem, darbeci üreten eğitim sistemidir. Bu temel meseleye el atılmadan darbe tehdit ve tehlikelerinin bertaraf edilmesi kolay değildir.
10 yıl, 20 yıl ya da 50 yıl sonrası ile ilgili hedefler çizen yöneticilerin AB üyelik hedefinden bahsetmemesi hayra alâmet değil. Keşke ‘müteharrik-i bizzat/ hareketi kendinden’ olsak da kendi işimizi kendimiz yapabilsek. “Avrupa üflüyor, biz oynuyor” isek, dünya şartlarını dikkate alarak adım atmak durumundayız.
AB üyelilk hedefini gündemden çıkarmak en çok ‘Darbeci yetiştirmeyi hedef alanlar’ın işine yarar. O halde kendi ayağımıza kurşun sıkmanın bir anlamı yok. Darbe tehdit ve tehlikelerinden arınmak ve daha hür bir ülke olmak için adımların doğru istikamette atılmasına ihtiyaç var.
Bir çelişki de ‘işi’ AB üyelik sürecini kısaltmak olan yöneticilerin tam aksi yönde beyanlarda bulunmasıdır. Sanki muhalefet lideriymiş gibi her iki konuşmasından birinde “AB işine baksın, bize karışmasın. Onlar bize yalvarsın. Onlar batıyor, biz daha iyi durumdayız. Ankara Kriterleriyle yolumuza devam ederiz” gibi görüşler ortaya koymak Türkiye’nin menfaatine midir?
Türkiye daha hür, daha adil, daha demokrat olmak mecburiyetindedir. Dünya şartlarına bakıldığında bu yolun, ‘Kopenhag Kriterleri’ni yakalamakla kolaylaşacağı ortada. Ya başka bir yol olduğu isbat edilsin, ya da kendimize zarar verecek ‘atış’lar yapmaktan vazgeçelim.
Elbette AB içinde de Türkiye’nin üyelik yolunu kapatmak isteyen ‘mayın’cılar vardır, ama bunlarla mücadele ederken “Dağa küsen tavşan” konumuna da düşmemeliyiz. “Üye olmuyorum. Yeni bir yol buldum. Siz bana yalvarın. Hepinize küstük” dersek bundan kim istifade eder? Türkiye’nin AB’ye üye olmasında elbette AB’nin de menfaati vardır, ama onların menfaati bizim menfaatimizden daha mı çoktur? Türkiye AB’ye küsse, AB mi daha çok zarar eder, milletimiz mi? Gereksiz böbürlenmelerle ilişkilere zarar vermemek gerekir.
AB yöneticileriyle kavga ederek, onlara karşı böbürlenerek “Bir Türk dünyaya bedeldir, haydi haydi AB’ye de bedeldir” demek suretiyle düzlüğe çıkmak mümkün değilse kendimize gelelim. İki tarafın da kazanacağı bir ortaklıktan niçin kaçalım ki? Şimdiye kadar ‘kötülük’ler içimize girdi, geriye kalan ‘iyilik’lere mi kapıları kapatacağız?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Faruk Çakır Arşivi