Prof. Dr. Şaban Şimşek

Prof. Dr. Şaban Şimşek

Atatürk’ü sevmek ya da sevmemek (3)

Atatürk’ü sevmek ya da sevmemek (3)

İdamları kim, nasıl imzaladı?
Kel Ali idam müzekkerelerini Çankaya’ya bizzat götürdü. Mustafa Kemal de onları bekliyordu.
İdam mahkûmlarının tehlikeli olduğuna eskisinden çok inanıyordu. Yargılamanın başından beri beraatları için pek çok yönden girişimler yapılmıştı. New York, Paris, Berlin’deki güçlü Yahudi örgütleri affedilmeleri için mektuplar ve telgraflar göndermişlerdi. Viyana ve Berlin’deki Rothchilds bankerlik kurumları da dâhil olmak üzere, bir dizi büyük finans kuruluşu, İngiliz ve Fransız hükümetleriyle her iki ülkedeki basın, Cavit’i kurtarmak üzere nüfuzlarını kullanmaları için seferber etmişti…

Bunları öğrenmek kararlılığını daha da güçlendirmişti. Tutuklular asılmalıydı, hem de derhal. İdam müzekkerelerini imzaladı. Hemen Ankara’ya götürülmeleri ve idamları aynı gece infaz edilmeliydi.

Ve gereğiyle, içeriğiyle, baş döndüren sahnesiyle o meşhur Balo…
Her şeyin yerli yerince yapılmasını istiyordu. Aynı gece Çankaya’da bir balo verecekti. Aynı gece Çankaya’da bir BALO verecekti. Herkes orada olmalıydı; Kel Ali, hâkimler, hükümet üyeleri, elçiler, bütün önemli kişiler, bütün güzel kadınlar gelmeliydi. Davetiyeler elden ya da telefonla son hızla dağıtılmalıydı. Herkes davete icabet etmeliydi. Bütün Ankara bu olayı kutlamalıydı.


Balo sessizlik içinde başlamıştı. Davetlilerin çoğu gelmişti. Mustafa Kemal uzun boylu, zayıf ve salıksız görünüşlü bir adam olan Meclis Başkanı Kazım Paşa’yla birlikte balo salonuna girdi. Londralı bir terzinin onun için diktiği kusursuz akşam giysisinin içinde ki Mustafa Kemal, bir köşede bir diplomatla konuşuyordu.

Davetliler ihtiyatla onu izliyorlardı. Gazi’nin ruh hali anlaşılıncaya kadar parmaklarının ucuna basarak yürümeleri, alçak sesle konuşmaları gerekiyordu; eğer çehresi asık, neşesiz olursa onların neşeli olmaları kendileri için oldukça tehlikeli olacaktı. Düzgün davranmadıkları takdirde, Ankara’nın Bozkurt’u çok tatsızlaşabilirdi.

Fakat Gazi çok keyifliydi. Bu ağırbaşlı bir resmi davet olmalıydı. Herkes keyfine bakmalıydı. Bu, büyük bir neşeyle ilerleyen eğlenceli bir gece olmalıydı.

Bir yandan “neşelenmeliyiz, yaşamalıyız, canlı olmalıyız” diye bağırırken bir yandan da yakaladığı bir hanımla fokstrot (akıcı, anî hareketlerden uzak, uzun çizgiler boyunca durmaksızın hareket hâlinde bulunulması gereken bir dans çeşidi, ŞŞ) yaparak bütün salonu dolaşıyordu.

Davetliler teker teker onu izledi. Dans ettiler, etmeyenleri de Gazi kalkmaya zorladı. Birbirlerini sıkıca yakalayıp sallandılar ve büküldüler, döndüler, fokstrot yaptılar –bu konuda pek de usta olmadıkları için- birbirleriyle bolca çarpıştılar (Savaşlardaki onca çarpışmadan sonra bunlarda ne ki onlar için! ŞŞ). Gazi ‘tout a fait civilises’ dediği için, zenci müziğine ayak uydurmaya ve kendilerini göstermeye çalışırken, alışkın olmadıkları bu akşam kıyafetleri içinde terlediler ve bunaldılar (kim bilir Yunan karşısında bile bu kadar terlememişlerdi! ŞŞ).
Gece ilerledikçe herkes daha çok eğlenmeye başlamıştı. Bol içki vardı: Rakı, bira ve kibar Türk sosyetesinde de “rigueur”(sertlik, kesinlik, şiddet, ŞŞ) olan tatlı şampanya.

İsmet ve Gazi, Türk hanımlarından oluşan bir et duvarının üzerinden eğlenceli bir söz düellosuna girmişlerdi. Orkestra dinlenmek için susmuştu. Herkes, onların kadının zihin karıştırıcı çıkıntılarının boyutları hakkındaki şakalarına gülmekten yerlere yuvarlanıyordu.

….

Partnerlerini son hızla salonda döndürerek, dans aralarında onlara içki ikram eden Gazi, performansının doruğundaydı.

Hariciye Vekili Tevfik Rüştü bardaydı… “Dans et” diye seslendi Gazi ona. “Dans et, herkes dans etmeli”. Sarsak bir şekilde yürüyen Rüştü, Suphi Bey’i görüp onu öpmeye çalıştı. Ve yine sendeleyerek bara döndü.

Dans etmek, ha! Tabii ki, kendisi de dans edebilirdi. Paşa haklıydı. Tüm uygar, çağdaş uluslar dans ederdi. Dans etmek uygar bir toplum olmanın işaretiydi. Dans! Elbette o da dans edebilirdi.

Salon coşkuyla vahşileşmiş, sigara dumanıyla bulutlanmış, sarhoş nefeslerden çıkan alkol kokusuyla ağırlaşmıştı.

Bu sıralarda, Ankara’daki (şimdiki Ulus) manzara!..

Altı kilometre ötede, Ankara’da, büyük meydan bir düzine kadar park lambasının beyaz ışığıyla aydınlatılmıştı. Çevresinde ve sokaklarda büyük bir kalabalık toplanmıştı.
Lambaların ışığında, hapishanenin taş duvarlarının aşağısında tahtadan yapılmış on bir üçgen duruyordu. Her birinin altında papazların ayin cüppelerine benzer elbiseleri içinde, elleri arkadan bağlı, boğazlarının çevresinde bir ip bulunan birer adam duruyordu: Mustafa Kemal’in siyasi muhalifleri ölmek üzereydiler. Bozkurt dişlerini göstermişti.


Balo sonrası ve artıklar!


…Çankaya’da davetlilerin çoğu ayrılmıştı. Odalar darmadağınıktı, leş gibi kokuyordu. Yüzleri sapsarı, üstleri başları perişan durumdaki birkaç kadın hala dans ediyordu. Orada burada kolları birbirilerinin omzunda, ağızları salyalı, öpüşerek oturan birkaç kişi vardı. Tevfik Rüştü çıkmıştı. Yolun biraz yukarısında arabasını bir hendeğe yuvarlamış, koltukta sızıp kalmıştı. Sovyet büyükelçisi onu görmüş ve şoförüne gördüklerini unutarak derhal oradan uzaklaşmasını emretmişti. Bu ülkede, bir adamı hendeğe yuvarlanıp yatarken görünce durmak tehlikeliydi. Hızla uzaklaşırken işleri kendi akışına bırakmanın en doğrusu olacağını düşünüyordu.

Genç Türk Cumhuriyetinin galip iktidarının zafer sahnesi!

Polis Müdürü infazların tamamlandığını bildirmişti. Darağaçlarında sallanan bedenlerin seğirmesi durmuştu.


Mustafa Kemal biraz yürüdü ve bir pencereden dışarı baktı. Yüzü asık ve donuktu; açık renk gözleri ifadesizdi; hiçbir yorgunluk alameti yoktu. Akşam giysileri balonun başlangıcındaki kadar kusursuzdu.

Şafak söküyordu. Güneş, bütün gün boyunca aşağıda uzanan kavrulmuş, kahverengi ovaların üzerinde kıpkırmızı ve sıcak, öylece yerleşip kalacaktı.

Hakaret dolu bir ifadeyle balo salonuna, sapsarı kesilmiş kadınlara, tükürük saçarak konuşan adamlara baktı.

Onları “kullanılacak köpekler ve araçlar” olarak adlandırıyordu.

Sonunda en büyüktü. Düşmanları sürülmüş, dağıtılmış ve asılmışlardı.

Ve Kapanış: İçki, iskambil kağıtları, poker oyunu ve Türkleri “büyük ulus yapma” zamanı!..


Teklifsiz dostlarına, yakın çevresine seslenerek içki ve iskambil kâğıdı istedi. Güneş iyice yükselinceye değin kavga ederek, çekişerek onlarla poker oynadı ve kazandı. Artık çalışma odasına gidip Türkiye’sini çağdaşlaştırma ve Türkleri büyük bir ulus yapma görevine başlama zamanı gelmişti.

…Evet, öncesiyle, sonrasıyla “o gece” ile ilgili olarak mezkûr kitaptan aktaracaklarımız bu kadar. Mustafa Kemal onca hengâmeli ve bir o kadar da yorucu bir geceden sonra gerçekten Türkleri çağdaşlaştırma ve onlardan büyük bir ulus yapma fikrinde samimi mi idi. Bana göre kesinlikle evet. Trablus’ta, Suriye cephesinde, Anafartalar’da, Conk Bayırında, Afyon’da, Dumlupınar’da; askeri anlamda o vahim atmosferlerdeki yaptıkları bunun kanıtıdır. Dahası sonraki süreçte, bu fikrini fiiliyata geçirdiği ve Türkiye’yi (kendi görüşüne göre!) çağdaşlaştırarak, çok milletli bir topluluktan bir ulus oluşturma yoluna soktuğu, eksisiyle artısıyla, bugün yaşadığımız bir gerçektir.

O böyle bir karakterdi işte. Sigara, içki, poker, kadın, sefahat, eğlence vs ayrı vatan, ulus, savaş ve bu uğurda gerekirse canını ortaya koymak ayrı. Bu meyanda, mezkûr kitaptan alıntı yapacağımız şu paragraf, bir ölçüde de olsa onun kişiliği hakkında fikirlere bir şeyler katacaktır sanırım. 

Bütün geceyi alıntılarla geçirdi. Von Sanders (Osmanlı 5.Ordusu Komutanı, ŞŞ) ona Anadolu yakasındaki 8.Tümeni göndermişti. Adamlarını, siperlerin içine, birbirlerine olabildiğince yakın durabilecekleri şekilde yerleştirdi. Yakın temasın onlara cesaret vereceğini düşünüyordu. Aralarında, gülerek neşeli bir şekilde dolaşıp, onlara moral verdi. Yine mutlulukla dolmuştu, savaşıyordu.

...Her insanın dünyaya bakış penceresi farklıdır. Bazıları karanlık bir odadan aydınlığa-ışığa baktığını, bazıları bir karanlıktan başka bir karanlığa baktığını, bazıları aydınlık bir odadan karanlıklara baktığını, bazıları da aydınlıktan aydınlığa-ışıktan ışığa baktığını zanneder. Aslında herkes baktığı pencerenin doğru olduğuna inanır ve bu bakışında bir şeyler görmek ister; gerçek ya da hayal. Sonunda bir takım kanaatler çıkar ortaya ve kişinin hayat felsefesi oluşur. Sosyal yaşam, millet, devlet, gelecek gibi kavramlar da bunların üzerine kurulur aslında.

Biz bu yazı dizisinde, Mustafa Kemal’e kendi penceresinden bakan ve gördüklerini, duyduklarını, belgelediklerini yazıya dönüştüren (içinde şüphesiz bolca mizansen de vardır, çünkü bu kitap sade bir belgesel değildir), bunların doğruluğu da mahkeme tarafından reddedilmemiş olan bir yazarın dile getirdiklerini okuyucuya aktardık. İlave olarak ara başlıklar ve parantez içinde bir iki cümle koyduk o kadar.

Yazılanları “karanlık, aydınlık ya da gri” olarak değerlendirmek ve bunlarla hayat felsefesine bir şeyler katmak okuyucuya ait. Tamamına hayal mahsulü-uydurma diyerek yazarı ve tabii aktaran olarak beni eleştirmek de mümkün.

Bütün diğer yaptıklarıyla, “Atatürk’ü sevmek ya da sevmemek” de öyle!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
39 Yorum
Prof. Dr. Şaban Şimşek Arşivi