Faruk Çakır

Faruk Çakır

“Ölüm uzmanları”nı niçin çağırmadınız?

“Ölüm uzmanları”nı niçin çağırmadınız?

Keşke, meşhurların ölümleri, ölümün ve hayatın sorgulanmasına vesile olabilse. Bu sorgulama kısmen yapılsa da, “ahiret hayatı”nın pek de gündeme getirilmediği görülüyor. “Duayen gazeteci” olarak tarif edilen Mehmet Ali Birand ve yine mesleğinin “duayeni” kabul edilen Prof. Dr. Toktamış Ateş’in vefatları “ölüm”ün öldürülemeyeceği gerçeğini bir defa daha imzalamış oldu. Sanat camiasından vefatların da aynı günlere tevafuk etmesi gazetelerin ve diğer medya vasıtalarının “ölüm haberleri”yle dolmasına sebep oldu. Ancak bu haberler verilirken bile “asıl haber” gizlendi maalesef.

Peki nedir gizlenmeye çalışılan “asıl” haber? Ölümün kendisi ve tabiî ki sonrası... Öyle ya bütün insanlar ölüyorsa ve bu yolculuk devam edecekse; “sonrası”nı merak etmek, düşünmek ve öğrenmek gerekmez mi? “Ölüm nedir?” sorusunun cevabını araştırmak, bulmak ve duyurmak medyanın ilk “haber”i olması gerekmez mi?
Ölümün kendisi bir “olay” ise, bu “olay”ın uzmanları yok mu? Her meselede “uzman”ları bulup televizyonlara çıkaran, bu “olay”ları yorumlatan medya, niçin aynı tavrı “ölüm olayı” sonrasında tercih etmedi? Ölüm, hayat kadar bir gerçekse, bu “olay”ın en ince ayrıntısına kadar konuşulması, tartışılması icap etmez mi?
Bazı aydınlarımız, ölüm hakkında araştırma yaparken “yabancı”ların ne dediğine bakıyor. Tamam, onlara da bakılsın; ama bu hususta asıl söz sahibi olan Kur’ân ve onun tefsirleri değil mi? Avrupalı bazı ilim adamları kendilerince, akıl yürüterek ölüm muammasını izah etmeye çalışmışlar. Belki hakikatli tesbitler yapanlar da olmuştur. Ama İslâmın, Kur’ân’ın, Hadis-i Şeriflerin bu husustaki izahlarına da öncelikle bakmak gerekmez mi?
Ölüm ve sonrası söz konusu olduğunda Kur’ân’ın hakikatli bir tefsiri olan Risale-i Nur eserleri de kaynak olarak görülmelidir. Felsefecilerin ve bazı âlimlerin “Akıl bunda yol bulamaz” anlamında görüşler beyan ettiği ölüm ve sonrası ile ilgili Risale-i Nur’daki izahlar ve ispatlar ortadadır. Bunları görmezden gelerek yapılan yorumlar eksik kalır.
Misal olarak hatırlayalım: “Ve yumît/ Mevti veren Odur”un izahında, “Yani, hayatı veren O [Allah] olduğu gibi, hayatı alan, mevti veren dahi yine O’dur” dedilmekte. (Mektûbât, s. 233)
Hayatı da, ölümü de Allah (cc) verdiğine göre ölüm üzerine yapılacak yorumlar “Ölümü yaratanın bizden ne istediği” şeklinde gelişmesi gerekmez mi? Meşhurların ölümleri üzerine televizyon kanallarına çağrılan “uzman”lar arasında bu konulara dikkak çekeni göremedik. Madem ölümler gündemi meşgul etti, ölüm hakikatini ve elbette sonrasını izah edecek uzman ilahiyatçılar ve âlimlerin de görüş beyan etmeye davet edilmesi gerekmez miydi?
“Her bir şehri yüz def’a mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan, ziyâde bir istediği var” denilen “İkinci Mesele”deki şu izaha itiraz eden çıkabilir mi: “Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve her şey’in fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir.” (Asa-yı Musa, Birinci Kısım, s. 15)
İnsanın en büyük meselesi ve her şeyin üstündeki bu endişesini dindirecek “çare”leri hatırlatacak uzmanlara ihtiyaç yok mu? “Büyük haberci”nin ölümü sonrası verilmesi gereken asıl “haber” bu değil miydi? “Ölüm” haberini sadece magazin yönüyle değerlendirme hatasından ne zaman vazgeçeceğiz?
Hayattan ziyade bizden istekleri olan “ölüm”ün bizden ne istediğini bilmek ve ona göre hazırlık yapmak gerekmiyor mu? “Ölüm uzmanları” tabiri insanlara soğuk gelebilir, ama gerçek bu. Ölümle işimiz bitmediğine göre “sonrası”nı da merak etmeli ve oradaki asıl hayat için hazırlıklı olmalıyız.
Medya, “En büyük haber ve nasihat” olan ölümü bir de bu yönüyle değerlendirse ne kaybeder?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Faruk Çakır Arşivi