Allah yolunun köpeği olmak

Allah yolunun köpeği olmak

Biz hayatı, kitaplardan ziyade hayatın kendisinden öğrendik. Nazik konuları misallerle anlatmak da hayatın bize öğrettiği bir derstir.

1952 senesinin Kasım ayında Malatya Hadisesi’nden hapishaneye düşmüştük. 101 gün Malatya Hapishanesi’nde yattıktan sonra, bizi Ankara Cezaevi’ne götürdüler. Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Mustafa Bağışlayıcı ve Necip Fazıl Üstad’ın ismini dahi ağzına almadığı bir başka zatla birlikte götürmüşlerdi. İlk defa Ankara Hapishanesi’nde onlarla yan yana geliyorduk.

Bu birliktelikte çoğumuz hayal kırıklığına uğradık. Çünkü üstadlarımızı hiç de umduğumuz gibi bulamamıştık. Mesela namaz hususunda pek dikkatli ve titiz değillerdi.

Halbuki biz onları evliya gibi hayal etmiştik. Sahib-i tertip ve son derece muttaki olan bir hafız arkadaşımız, "Necip Fazıl bir köpektir" dedi. Yine bizden olan, Karadenizli bir kardeşimiz ona şöyle cevap verdi: "Filhakika, Necip Fazıl amel yönünden senin dediğin gibi bir köpek olabilir. Amma bu dava için senin gibi 1000 koyundan hayırlıdır" dedi. Hepimiz gülüştük.

Bunu üstadın kendisi de duydu. Hiç kızmadı. Çok iyi biliyorum, amma belki de aşağıdaki mısraları ondan sonra yazmıştır. Rahmetli üstadımız o şiirinde Silsile-i Zehep (Altın Silsile) denilen Nakşibendi tarikatının büyüklerini kast ederek şöyle diyordu:

Sonsuzluk kervanı, peşinizde ben,
Üç ayakla seken topal köpeğim
Bastığınız yeri taş taş öpeyim.
Bir kırıntı yeter kereminizden.
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben.

Hangi kanaldaydı unuttum. Bir televizyonun canlı yayın programında, karşımızdaki konuşmacılar mütemadiyen irtica ve gericilikten bahsediyorlardı. Bizim taraftaki arkadaşlar haklı olarak savunmaya geçmişlerdi. "Türkiye’de irtica filan yok!.. Laikçi baskı var" dedikçe, karşıdakiler iyice hırçınlaşıp küstahlaşıyorlardı. Ben sözlerini kestim. "Mürteciliğin de, gericiliğin de en sivri ucunda ben varım ulan, var mı bir diyeceğiniz?" diye bağırdım.

Burada ismini vermek istemediğim bir arkadaş, "Zaten sizin bağlı olduğunuz sistem gerici ve mürtecidir!" dedi. İş değişmişti. Adam düpedüz, mukaddes dinimizi kastediyordu. Elimi kendisine doğru uzatarak, "Ulan it, ne söylediğinin farkında mısın?" diye bağırdım.

Her şeyi göze almıştım. Fakat o arkadaş efendilik etti. Hiç sesini çıkarmadı. Bu defa ben utandım. 70 milyonun karşısında hiç öyle denir miydi? Söylediğime pişman olmuştum.

“Bak kardeşim” dedim. “Ben eski bozkurtlardanım. İt gördüm mü kanım kaynıyor. Aramızda akrabalık var ya... Herhalde kan çekiyor. Ben seni sevdiğim için İT dedim.”

Stüdyodaki izleyiciler bir taraftan gülüyor, bir taraftan alkışlıyorlardı. İş tatlıya bağlanmıştı.

Dün ismini dahi veremeyecek kadar korkak bir herif beni telefonla aradı. Ses tonunda bir sevimsizlik ve kabalık vardı.

Bana, "Sen it misin?" diye sordu.

"Evet, senin havsalanın alamayacağı kadar yüce bir kapının köpeğiyim, amma senin gibi küfür köpeklerini kapıma bile bağlamam!.. Bana gelen telefonlar polis kaydına geçiyor. Kim olduğunu öğrenince, boynuna ip takıp seni köpek leşi gibi sokak sokak dolaştıracağım; köpek oğlu köpek!" dedim.

Telefonu hemen kapattı.

Allah’ın Resulü; "Hainler korkak olur!" buyurmamışlar mıydı?..

Herif belki korkusundan altına da kaçırmıştır.

Hiç endişe etmesin. Ben köpekleri de severim. Çünkü insanım. Bütün yaratılanları da Yaradan’dan ötürü sever ve hoşgörürüm. Çünkü elhamdülillah Müslümanım.

Anladın mı kardeşim?..

Hidayete ermen için dualarım ve sevgilerimle...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi