MPL televizyonu ve garip tevafuklar

MPL televizyonu ve garip tevafuklar

Prensip olarak, canlı yayınlar dışında televizyonlara çıkmam. Gazetelerin benimle röportaj yapmalarını kabul etmem. Siz "okum" dersiniz. Onlar "lokum" yazar. Söylediklerinizi kenarından köşesinden kırparlar. Röportaj metnini kuşa benzetirler. Bazen de ilaveler yaparlar. Hakkınızda soruşturma açılır. İşiniz yoksa gidin gelin.
MPL'nin hangi kelimelerin baş harfleri olduğunu bilmiyorum. Oraya 2-3 defa gittiğimi hatırlıyorum. Bir defasında ömer Lütfü Mete kardeşimle şimdi unuttuğum bir güncel konu üzerinde çok tatlı ve uzun bir sohbet yaptığımızı hatırlıyorum.
Şu günlerde oldukça rahatsızım. O kadar da meşgulüm ki, adeta başımı kaşıyacak zamanım yok. Beni MPL televizyonundan aradılar. Bugünlerde diğer bazı kanalları atlattığım halde... Onların davetini red edemedim. Gitmeyi kabul ettim. Adres verdim. "Lüzum yok. Biz evinizi biliyoruz" dediler. "Kendimi ona göre ayarlayacağım" tâ karşı taraftan Levent'ten geleceklermiş. Erhan adında biri.. "O zaman öğlenden sonra saat 4'de beni aldırın. Tam 4'te ne erken ne de geç dedim. Bir kardeşim, tam ben kapıdan çıkarken, aşağıda olduğunu söyledi. İstanbul'u bilmediğim için arabaların önüne binerim. Erhan kardeşim ön koltuğu ayarladı. Hareket ettik.
Saatin kaç olduğunu sordum. Dörde 1 dakika varmış. Erhan dakikliğime şaşırmıştı. Türkiye'de Erbakan adetine tabi olmayan tek Müslüman olduğumu, söz verdiğim saatte mutlaka gideceğim yerde olacağımı söyledim. Gülüşerek hareket ettik.
Erhan'ın çok enteresan fikirleri vardı. MPL'nin ne demek olduğunu o da bilmiyordu. Televizyonun kime ait olduğunu da bilmiyormuş. Arabası kilometre hesabı ile çalışıyormuş. Laf arasında Nimetullah Hoca Efendi'den bahsetti.
Hoca, MPL'ye şu anlamı vermiş: "M....met Peygamber, Lailahe İllallah" Ne güzel! Sohbeti derinleştirdik. Ben zaman zaman iyi amellerin, kendilerini Allah (c.c.) indinde hak sahibi yapacağını zanneden kardeşlerime: "İbadet, taat ve amellerimiz (haşa) bizi Allah indinde hak sahibi yapmaz. Mutlaka yapılması gereken o güzel amel ve ibadetler, bizi ancak Allah'ın rahmet kapılarına götüren işaret levhaları olabilir.
Oraya, yani o rahmet kapısına rezil, hacil, mahcup, boynu eğri, benzi sarı, gözleri yaşlı günahkâr kullar olarak gideriz. "Rabbimiz Sana hakkıyla kulluk edemedik. Ancak bu kadarını yapabildik. Senin her şeyi geçen sonsuz rahmetine geldik. Bize adlinle değil lütfunla muamele et Ey Rabbimiz" diye ağlarız" derdim.
Bu sözlerimin doğruluğunu teyid edecek ne bir dayanağım ne de kaynağım vardı.
Erhan kardeşim Kütüb-i Sitte'nin hepsinde bulunan bir sahih hadis söyledi.
Hadis-i Şerif mealen şöyle imiş: Allah'ın Resulü bir gün amellerimiz bizi kurtaramaz buyurmuşlar. Ashab: "Seni de mi Ya Resulallah?" diye 4-5 defa üst üste sormuşlar. Her defasında Resulullah "evet beni de" demiş.
"Amellerimiz bizi kurtaramayacaksa, bizi ne kurtaracak?" diye ashab tekrar sorunca:
Fahr-i Kâinat Efendimiz "Bizi Allah'ın sonsuz rahmeti kurtaracaktır inşallah" diye buyurmuşlar.
Erhan kardeşim dünyayı bana bağışlasaydı, o kadar sevinmezdim.
Bu birinci tevafuktu.
öbür ikisini de münasip bir zamanda yazarım inşallah... Aktüel olayların ülkemizin nefesini kesecek derecede ard arda geldiği böyle bir dönemde... Bizim tevafuklar üzerinde duran yazılar yazmamız, yakışık almaz.
Yüzbinlerce kardeşimiz Vakit yazarlarının görüş ve yorumlarını bekliyorlar.
Şimdilik bu kadar, selam, saygı ve dualarımla...


Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi