Nalıncı keseri

Nalıncı keseri

"Kasası olanla namlusu uzun olan sistemin yönünü tayin ediyor." Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu'nun demesi böyle... Buradan şu çıkar.
çanakkale'de toprağa düşenler, Allah bilir, şehit olmasına şehit gittiler amma, bizler onları "pisi pisine ölmüşler" kervanına yükledik. Birinci Dünya Harbi'nde, Dumlupınarlarda, Sakaryalarda ve İnönü Muharebelerinde toprağa verdiklerimizi de, aynı kervana yükledik.
Laikliğin, laiklik karşıtları tarafından bozulup çöpe atılmasını önlemek için aşırı derecede müteyakkız bulunuyoruz ya, aslında bunlara hiç gerek yok... Karşıtları-düşmanları, sigortasıtıdır, teminatıdır...
"Laikliği sevmez" denildiğinde ilk akla gelen insan figürü, eli tesbihli, başı örtülü, sakallı, tekke ve tarikatlarda şeyh efendilerinin huzurunda "Huu" çekerek kendinden geçen bir takım zavallılar... Oysa, "zavallı" denilen bu insancıklar, laikçilerin dedikleri türden "kaderci"dirler... Daha doğrusu mütevekkil... Dillerinden düşürmedikleri bir temennileri vardır. "Allah devlete zeval vermesin." Merkezi Ankara'da bulunan devleti, Allah'ın devletiymiş gibi yorumladıklarından, devlete karşı ayağa kalkmayı asla düşünmezler... Allah (c.c.)'ye silah çekmek haa!..
Laiklik karşıtları hakkında genellikle bunların "medeni kanundan" hoşnutsuz oldukları düşünülür. Bunlar potansiyel bir tehlike unsuru olup Atatürk'ün kadınlara verdiklerini geri alacakları korkusu sürekli canlı tutulmak istenir. Eğer bunlara fırsat ve imkân verilirse, evlilik kurumuna "çok karılılığı" getirip oturturlar.
Neticede hepimiz insanız ve ihtiraslarımızın zebunuyuz. Uçkur tarafından doyumsuzluk gibi, servet sahipliği yönünden de tükenmez ihtiraslarla kuşatılmışız... Korku üreten alanlara nisbet haylice düşük dozda olsa da, zaman zaman mütevekkiller aleminde de ihtiraslarına kapılıp gidenler görülmektedir... Korku üreticileri, kendi yaşadıkları çok karılı tarza uygun bir sıfat bulamadıklarından, nefislerini gemleyememiş ötekilerin kumalı hayat düzenine "imam nikâhlılık" diyerek, devlet sefinemizin yön tayin edici navigatörlerine koordinat verirler...
İşin gerçeğinde, tarafların birbirlerinden alacak verecek hesapları yoktur... Bedîi ihtirasların çerçevelediği alan içerisinde bunlar yekvücud bir sınıf teşkil ederler...
Müptezel fuhuş ve içki meselesi biraz farklı gibi görünse de, bunun insan tabiatına uygun düşmesi gerekir...
Apartman veya sokak sakinleri, komşularından herhangi birinin müptezel orospuluk yaptığı iddiasıyla kamu makamlarına şikâyette bulunması durumunda devlet, bu tür faaliyetlerin kişi temel hak ve hürriyetlerinden olduğu gerekçesiyle kendisine yapılan müracaata kayıtsız kalamıyor... Kısacası insanlar, ne kerhanelerle borda bordasına sokaklarda, ne de meyhanelerle kapı karşı hanelerde oturmak ve çoluk çocuk yetiştirmek isterler... Bundan kelli olsa gerek, eskilerden bu yana hep kerhaneler şehir dışlarına atılmış, meyhaneler de daima çarşı pazar meydanlarında açılmıştır... Kısacası, "kırmızı sokak" Atatürklü günlerden beri günümüze kadar varlığını devam ettiregelmiş terbiyevi, ahlâki ve psikolojik sosyal bir gerçektir...
Mesela İstanbul'un çiçek Pazarı, Kumkapı'sı ve Samatya'sına şimdi kim kalkıp da, "kırmızı mahalle" olmadığı iddiasıyla dangalaklık yapabilir. Bursa'nın Arap Şükrü Sokağı da, en azından elli altmış yıllık bir kırmızı sokak...
"Laiklikte çarelerin tükenmezliği" gereği, her şeyin amma her şeyin laiklikle tam uyum içerisinde olduğu söylenebilir. Miras taksimatı buna basit bir örnek. İsteyen kişi mirasının taksimatında vasiyet yoluyla istediği biçimde tek seçicilik, hüküm vericilik yetkisini kullanmak istediğinde laiklik buna cevaz vermiyor mu!
Peki manzara böylesine açık ve net iken laikliğin ihlâli aşkına siyasi parti kapatma işi de nenin nesi oluyor...
İnsanoğlu ihtiraslarının zebunu. İstiyor ki hep kendisinin olsun. Kamu değerlerinin elindeki keserle daima ve her yerde kendisine yontsun... Nalıncı keseri, tek kişinin kullanamayacağı derecede çok karmaşık, işbirliği olmaksızın verimli çalıştırılamayacak bir mekanizma. Okul, loca, mahalle ve dernek ve parti ırkçılığı ilk şart. Evvela paylaşılacak bir rantın üretilmesi gerekiyor. Sonra dağıtım ve koruma... Bu işler, tekelci mantığının egemen olduğu kollektif bir sınıf işi... Polis dilinde buna çete deniliyor.
Bir başka sınıf, hegemon sınıfın hukuk içi, hukuk dışı paylaşımına karşı, "Biz de bu memleketin insanıyız" diyerek teşkilatlandığında, genellikle madun tabakanın umudu oluyor... Rantın üretim ve paylaşım kanallarındaki akış yönü değişme emareleri gösterdiğinde de, hegemon sınıf, hemen başlıyor hemoglobinin al ve akyuvarlarını tahrik etmeye.
Güçlü olan her yerde birinci kuvvettir. Bu kuvvet başlıyor pazara sürdüğü havadislerle diğerlerini hareketlendirmeye. Bir hastanedeki hemşire ile temizlikçi kadının başında örtü bulunması ya da bir bayan doktorun, t....... rahatsız olan bir erkek hastaya bakmaması gibisinden asıl ve esastan yoksun haberlerin üst üste konulmasıyla da, hakim sınıfın çıkarları tahkim edilerek, korunmuş oluyor...
Şu günler, çanakkale günleri... Yazık olmuş orada gidenlere...


Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi