Abdurrahman Dilipak

Abdurrahman Dilipak

VİCDAN ÇAĞRISI

VİCDAN ÇAĞRISI

Sayın Bilal Kartal, Ülkü Aydın, Şerife Öztürk, Mustafa Kıcalıoğlu, Mehmet Uyumaz ve Kamil Kancabaş, Ali Sezgin. Nasılsınız, vicdanen huzurlu musunuz? Hani şu Güven Erkaya davasını soruyorum.. Gıyabımda yargılayıp, beni “söylemediğim bir söz / yazmadığım bir yazı” yüzünden mahkûm eden mahkeme kararı ile ilgili soruyorum.. Yazılı bozma talebini, hiçbir gerekçe sunmadan reddetmiştiniz. Avukatlar, davacılar.. Şevket Çizmeli, A. Önder Uğraş, Önder Çelik, Erkaya’nın kızı, oğlu, eşi..
Hani ceza davası da açılmıştı ve o davada adresim de vardı aslında. Zaten dava kesinleşir kesinleşmez adresimi bulmuştu o sayın avukatlar.. Meğer oyun içinde ne oyunlar varmış.
Bir başka davam vardı. Sözü söyleyen kişi hakkındaki dava reddedildi, o sözü haber yapan gazeteciler hakkında açılan dava da düştü. Dava dilekçesinde bana atfen suç olduğu iddia edilen bir söz yoktu. Ama ben o davadan mahkûm oldum.. Yargıtay’a gittim. O karar onandı..
O davada Ilgaz Zorlu, Yetkin Gürsel, Erdal Bilallar, Semra Uncu, Ufuk Güldemir, Soner Yalçın, Erdal Şafak da sanıktı. En masumları bendim ben mahkûm oldum, hepsi kurtuldu.. YAŞASIN TÜRK ADALETİ.. Teşekkürler Nesrin Merih Hanım.. Teşekkürler Bilal Kartal beyefendi, teşekkürler O. Cengiz Yüksel, Salim Öztuna, Mustafa Kıcalıoğlu, Mehmet Uyumaz.. CHP ve Yüksek yargı mensupları, “Anayasa Referandumu” tartışmaları çerçevesinde “Yargının siyasallaşması”nı dillerine dolarken dün bize yaşattıklarını, bu ülkeye yaşattıklarını da düşünseler azıcık.. Yargı yoluyla benim evime el konulurken, bir yandan da Erkaya’nın yakın, samimi çete arkadaşları ilk tutuklanacaklar listesine yazmışlar adımı. Erkaya’nın oğlu geçen gün bir röportajında babası yaşasa idi nerede olacağını o da söylüyordu!.
Yetmemiş ilk ortadan kaldırılacaklar arasında da adım varmış.
Bunlar olurken, bu planlar ortaya çıktıktan sonra nedense Başbuğ ya da yüksek yargıdan o her konuda ahkam kesen birilerinin seslerini duyamıyoruz.. HSYK’dan kimsenin sesi çıkmıyor..
Zaten tutuklamak için darbe yapmayı beklemeden 1. Ordu mahkemesinde dava açmışlardı hakkımda. O dava geçen ay zamanaşımından düştü..
Müştekiler kimdi: Hurşit Tolon, Çetin Doğan, Tuncer Kılıç.
Cuma dergisinde biz ne yapmıştık. Darbe planından vazgeçmelerini bunun TSK’ya, ülkeye, millete zarar vereceğini söylemiştik..
Darbe yapmak bir görev, darbeye karşı çıkmak bir suçtu!..
Oğlu, “Babam yaşıyor olsaydı sanıklar arasında olurdu” diyor..
Bu kirli ve kanlı oyuna bir şekilde bulaşmış olan, kimi bugün emekli olan insanları bir vicdan muhasebesine çağırıyorum..
Kendileri itirafta bulunmayacaklarsa, eşleri, kardeşleri, anne-babaları, oğulları, kızları, gelinleri, damatları, amca, dayı, hala, teyze, yengeleri, kuzenleri, akrabaları, arkadaşları, komşuları, dedeleri, neneleri, her kimse o, onurlu, cesur, vicdan sahibi birileri; bildiklerini savcılıklara, basına, bize, insan hakları derneklerine aktarabilirler..
Böyle yaparak bize olduğu kadar o insanlara da ülkeye de millete de yardım etmiş olacaklar..
Haksızlıklar karşısında susmuş olmanın vicdani sorumluluğundan kurtulmuş olacaklar..
Bu yazıyı okuyanlar, yukarıda adını saydığım insanların yakınlarından tanıdıkları varsa bu çağrıyı onlara iletseler keşke..
Hani, bu işlerin hesabı bu dünyada görülebiliyorsa, pişmanlık ve tevbe kapısı kapanmadan, helalleşme fırsatı geçmeden birileri şansını kullansa. Yoksa yarın ahrette, mizan kurulduktan sonra gizleyecekleri bir şey olmayacak ve iş işten geçmiş olacak..
Ne demişler. Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste. Zulm ile abad olunmaz..
Birileri de haksızlıklar karşısında susarak, “adil şahidler” olmayı reddederek “dilsiz şeytan” olmak istiyorsa, bu da kendi bilecekleri bir şey..
312 General davası da bu planın bir parçasıydı sanırım.. Yargı bu süreçte kötü bir sınav verdi.. TSK gırtlağına kadar bu işlere battı.. 312 Generalden insaf sahibi, vicdan sahibi bir tek Özkök Paşa çıktı. Bu ne biçim bir korku ki, emekli olduktan sonra bile susuyorlar. Yakınları bile bu haksızlığa karşı seslerini çıkaramıyor..
Biz baldırıçıplak bir nesildik. Babalarımız açlık, kıtlık içinde yaşamışlar.. Tek parti dönemi.. Savaş yılları, kaç kaç günleri.. Hepimizin suratında egemenlerin şamar izi var, avuçlarımızda sopa izi. Hepimizin gömlekleri ensesinden yırtıktır!..
Birileri boynumuza, “yular takar gibi” kravat taktı. Güya uygarlaşacaktık. Mektepte boynumuzda plastik, sabit düğümle, boyuna lastikle geçirilen kravatlar vardı.. Onun için ben hâlâ kravat takamam. Kravata karşı olduğumdan değil, o bakış açısından, o üslubtan, o aşağılamadan nefret ediyorum.. Başımızdaki başörtüsünü çekenler, erkeklerin başına, daha sonra mezarının üzerine asfalt dökecekleri İskilipli Atıf’ın idam sehbasında başına geçirdikleri şapkayı geçirdiler. Ben İmam Hatip’te beyaz şeritli şapka taktım..
O zaman köylüler kasket, memurlar, öğrenciler asker şapkasına benzer bir şapka, zenginler, asilzadeler ise fötr şapka takardı!.. Bizim ağabeyler de o yıllarda fötr şapkaları ile dolaşırlardı.. Sokakta Hitler bıyıklı bir sürü adam görürdünüz 60’larda. “Dersim’in kayıp kızları”nı eş alan, Kazım Karabekir’in “Gürbüzler” cuntası başımızın belası oldu uzun zaman... 70 sonrası biraz nefes aldık..
Başbakanı ağlatan 12 Eylül’ün cinayetlerini konu alan idam sehbaları kimi zaman yargısız infazlara dönüşerek kaç anayı ağlattı. Yeri geldi Başbakanı sadece ağlatmadılar, astılar da! Bu mu askerlik, bu mu adalet.. Bu cinayetin faillerini ise hâlâ beslemeye, ağırlamaya devam ediyoruz.. Hesap sorulsun diyenleri ise görevden azletmeye devam ediyoruz..
Bu milletin anasını ağlattılar. Ele güne muhtaç hale düşürdüler. Yetmedi, birbirine kırdırdılar.. Ülkeyi kan gölüne çevirdiler..
Yargıtay’da çaycıdan zabıt katibine, koruma memurundan tetkik hakimine kadar konu ile ilgili bilgi sahibi olan, insaf sahibi hiç kimse yok mu? Ben yüksek yargıda vicdanların bu kadar kuraklaştığını kabul etmek istemiyorum..
28 Şubat’ta toplumu nasıl terörize ettiler.. Andıçlar, tehditler, talimatla açılan davalar.. Çevik Bir’in işi gücü yok her sabah suç duyurusunda bulunuyordu, kendilerini eleştiren herkese.. Osman Nevres (Pardon Hasan Tahsin) basın merkezi boş durmuyordu..
Çevik Bir güya “Ulusalcı” geçiniyordu ama o zaman, Cem Küçük geçen gün, o döneme ilişkin Cengiz Çandar’dan bir alıntı yaparak talimatın nereden geldiğine açıklık getirdi. Yine “bizim iyi çocuklar” iş üzerindeydiler: “Toplantıdaki herkes, Londra’dan gelmiş Philip Robins dışında Amerikalı idi ve neyden söz edildiğini anlamışlardı. Sohbete müdahale ettim. ‘Sorması ayıp olmasın, sekizinci kat nedir, sözünü ettiğiniz ne toplantısı?’ diye sordum. Alan Makovsky, ‘Sekizinci kat, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın en üst katıdır. Orada kafeterya vardır ve sadece bakan tarafından kullanılır. Genelde kapalı durur. 12 Mart 1997’de, yani 28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısından tam iki hafta sonra bir cumartesi günü Madeleine Albright orada bir grubu ‘Türkiye’ başlıklı bir toplantı için davet etti. Toplantıya, Türkiye’yi genel Ortadoğu dengeleri içinde değerlendirildiğini göstermek amacıyla Dennis Ross ve ekibiyle birlikte geldi. Bernard Lewis, Richard Perle, Paul Wolfowitz, Henri Barkey, ben ve Morton Abramowitz gibi isimler davetliydi’ açıklamasını yaptı. ‘…Amerika’nın Türkiye konusunda nasıl bir tavır izleyeceğine ilişkin Albright çeşitli görüşleri toplamak istemişti’ cevabı geldi. 12 Mart 1997’deki toplantıdan nasıl bir genel değerlendirme çıktı peki? SHORT OF A COUP, ERBAKAN GOVERNMENT GOTTA GO! Yani askeri darbe olmaksızın Erbakan hükümeti gitmelidir!”
Gördüğünüz gibi Erbakan’ın devrilmesi ABD’de planlanmış, devreye ona uygun yerli işbirlikçiler sokulmuştu. Asker, yargı, üniversiteler, TÜSİAD, sendikalar görevlerini yapmışlardı(!).
Birilerinin hiç mi vicdanı sızlamıyor. Yoksa vicdanlarını mı kaybettiler? Selâm ve dua ile..


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Abdurrahman Dilipak Arşivi