Medyakronik ve sansür

Medyakronik ve sansür

Biz gazeteciler nihayetinde tarihe tarafsız tanıklık ederiz veya etmemiz gerekir. Varlığımıza ilişkin bir neden varsa, bu en azından tarihi olduğu gibi yazabilme yeteneğimiz olmalıdır ki, sonunda kimse ‘Ama ben bunu bilmiyordum’ diyemesin...’’

Bu satırlar, şu anda aynı gazetede haftada bir Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine yazan ünlü gazeteci Robert Fisk’in yakın zamanda Türkçe’ye de çevrilen Ortadoğu adlı çalışmasından.

1000 sayfayı aşan dev ve titiz bir çalışma.

Fisk, kitabın önsözünde İsrailli gazeteci Amira Hass’ın ‘’Bizim işimiz güç merkezlerini gözetim altında tutmak’’ sözüne de atıfta bulunuyor ve bunun gazetecilikle ilgili duyduğu en iyi tanım olduğunu aktarıyor.

Sonuçta işimiz otoriteye karşı koymak olmalı, özellikle hükümet ve siyasetçiler bizi savaşa götürdüğü zaman, yani birilerini öldürmeye ve başkaları öldüğünde diyor.

İtiraf etmek gerekiyorsa Türkiye’nin yakın geçmişinde biz gazetecilerin bile ‘’Aa, bilmiyordum. Haberim yoktu’’ diyeceği çok olay var.

Tarihe tanıklık etmektense genelde başımızı başka yöne çevirmeyi tercih ettiğimiz için olsa gerek.

Otoriteyi sorgulamak ise, gerek sivil, gerek asker olsun bu topraklarda gazeteciliğin çok işi olmadı.

Yani Fisk’in tanımını dikkate alırsak sınıfta kalma ihtimalimiz yüksek.

Bunu aşmanın yolu gerçekle yüzleşmek, gerçeği olduğu gibi anlatmaktan geçiyor.

Yakın geçmişi kendimizi aklayacak şekilde anlatırsak hem mesleğin tarihine, hem kendi tarihimize haksızlık etmiş oluruz.

Şimdi Hürriyet Gazetesi’nin eski yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök geçenlerde bir yazı kaleme aldı, ‘’Dayak yemeyi iyi bilirim ben’’ başlıklı.

Yazının ana fikri gerçek eleştiriye ne kadar saygılı ve onlardan ne çok şey öğrendiği üzerineydi.

Yazıda örnek eleştiriye konu olarak Ragıp Zarakolu ile Kürşat Bumin ve Alper Görmüş vardı.

Kürşat Bumin, Yeni Şafak gazetesi, Alper Görmüş de Taraf gazetesi yazarı olarak anılıyordu.

Özkök, iki ismin de kendisini sert ama doğru bir şekilde eleştirdiğini ve onlardan çok şey öğrendiğini şu sözlerle anlatıyordu:

“Dayak yiye yiye, dayak atanları öğrendim....Bazıları vardır; o, sopa attığını sanır, oysa kulağınızdaki sedası, bir larvanın vızıltısı bile etmez. Larvadır deyip geçersiniz. Kiminin iftirası, cüce boyuyla tezattır; içiniz acır; ama kendinize değil iftirayı atana bakarsınız. Boyu o kadar küçüktür ki, görüş zaviyenize giremez

Bir de eleştiriler vardır. Gerçek, sahici... Hak etmediğinizi düşünseniz bile, hak eden insanlardan gelenler... İşte onlar acıtır... Kızarsınız, ifrit olursunuz, uykunuz kaçar.... Hafızanızın bir yanına kazınır. Mesela Yeni Şafak gazetesinde yazan Kürşat Bumin... Genel yayın yönetmenliğiniz süresince kim bilir kaç neşeli gününüzün keyfini kaçırmış, kendi çapınızda bir başarının içine etmiştir. İfrit olursunuz, ama elinizin tersiyle asla itemezsiniz. Bilirsiniz ki, içeride bir vicdan vardır. Bilgi vardır. O lafları söylemeyi hak etmiş bir mazi vardır. Takmaz gibi yapsanız da, kendiniz bilirsiniz ki... Bal gibi takıyorsunuzdur...Mesela Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş... Siyah gözlükler takıp başka yere bakıyormuş gibi yapsanız da bilirsiniz ki, yan gözle onu gözlüyorsunuz.’’

Oysa, Bumin ve Görmüş, Hürriyet gazetesi ve sabık yayın yönetmenini en çok şimdi yazmakta olduğu gazetelerde değil, Bilgi Üniversitesi’nde hazırladıkları ‘’Medyakronik’’ sitesinde dövmüşlerdi.

O zaman Hürriyet de, yayın yönetmeni de en muktaderi zamanlarındaydılar.

Hükümet kurup devirecek kadar güçlüydüler.

O yüzden de değil dayağı, eleştiriyi bile kaldıramıyorlardı.

Bugün örnek eleştirmen gösterdiği Bumin ve Görmüş yüzünden Bilgi Üniversitesi’ne savaş açtı, Siyah kod adlı tetikçisiyle her gün bir iftira yazdırdı.

Öyle bir kampanya yaptı ki, sitenin kapanmasını sağladı.

Bu yetmedi, 28 Şubat’ın en ateşli günlerinde Bilgi’de ders veren İsmail Cem’in bir fotoğrafının kocaman Hürriyet’in birinci sayfasına bastı.

Amaç, Cem’in ders vermesini duyurmak değildi.

Medyakronik yüzünden dayak yediği Bilgi’yi YÖK’e ihbar etmekti.

Çünkü dönemin liberal Bilgi yönetimi başörtülü kızları YÖK’e rağmen okula alıyordu ve o fotoğraf ve arkasından açılan telefonlarla YÖK’ün Bilgi’ye el konulması sağlanmaya çalışılıyordu.

Tarihi yazacaksak doğru düzgün yazalım, okur ve gelecek kuşaklar larvaları yakından tanısın.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi