Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Silah sussun... Ateş sönsün... Ağıtlar dursun... Artık barış gelsin!

Silah sussun... Ateş sönsün... Ağıtlar dursun... Artık barış gelsin!

Sizler bu yazıyı okuduğunuz saatlerde; Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve Altan Tan’dan oluşan BDP heyeti, belki İmralı’ya çoktan varmış, belki de Abdullah Öcalan’la görüşmüş ve geri dönmüş olacaktır.

Adına “İmralı Süreci” denilen “Barış Süreci”nin başarıya ulaşabilmesi ve “kalıcı bir barış” sağlanabilmesi için, bugünkü manşetimizde de ifade ettiğimiz gibi tek şart, “sağduyu”dur.

Evet; bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da, herkes “sağduyulu” olmalı, “süreci dinamitleyecek eylem ve söylemler”den uzak durmalıdır.
Özellikle de BDP’liler...

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın; “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” stratejisi gereğince “teröristlerin bombalanması”nı, kalkıp da Ahmet Türk gibi “Kürt halkına bomba yağdırılması” olarak yorumlarsanız, bu; ne yapılmak istendiğinin farkında değilsiniz demektir.
Kısacası; özellikle bugünlerde “ajite edici bir dil” kullanmaktan imtina etmek gerekir.

STRATEJİK BİR HATA!
Ve tabiî;
“Barışın şartlarını hazırlama” gibi bir gerekçe ile “Karadeniz’e gezi” tertiplemek de, “stratejik bir hata” olmuştur. Zira bu ziyaret, Diyarbakır Sur eski Belediye Başkanı Cemal Toptancı’nın dediği gibi; bir “empati”den çok “provokasyon”dur!..
Cemal Toptancı diyor ki;
l “Barışın koşullarını hazırlama görevini neden siyasal kimliğe sahip BDP değil de neden HDK adlı sivil yapı üstlenmiştir? Ve neden bu koşulların hazırlanması için ilk etapta Karadeniz bölgesi seçilmiştir?”

l Toptancı, otuz yıllık terörle mücadelede şehit asker kaybının sadece Karadeniz’de olmadığına dikkat çekiyor: “Hayır, bu ülke coğrafyasının her bölgesine yıllarca şehit asker cenazeleri törenlerle gönderilmişti.”

l “Kürt siyasalının yerel iktidarında bulunan, Güneydoğu’da yüzlerce Kürt asıllı şehit vardır ve bunu kimse inkâr edemez.”

l “O halde; neden ‘Barışın koşullarını hazırlama’ duyarlılığı önce bu bölgeden, Kürtlerden şehit asker ailelerine gidilerek yapılması tercih edilmemiştir? Oysa Hakkari’den, Şırnak’tan başlayan ve Diyarbakır’da bitecek bir empati yolculuğu, bu ülkeyi daha da heyecanlandıracak ve bu heyecan ile barışa muhtaç tüm ülke kabule hazır hale gelebilecekti.”

l “Sol ve seküler Türk orijinli milletvekillerinin başını çektiği HDK yapılanmasıyla, Kürt milletvekillerini bu netameli süreçte, Karadeniz’e sürüklemek bizce de zamanlama açısından oldukça mahzurlu olmuştur. Ne yazık ki, barış diline alışılmaya çalışıldığı bir süreçte empati kurmak için illa ki Karadeniz gibi oldukça hassas bir bölgeden başlamanın taşıdığı riskleri, önceden hesaplamama ferasetsizliği ister istemez insanı, ‘Provokasyon mu’ sorusuna muhatap kılıyor. Burada provokasyonun tek cepheli olmadığını, iki cepheden de değerlendirilmesinin gerektiğini unutmadan not düşelim.”

HASSASİYETLERE DİKKAT!
Bir “Kürt” olduğu, “olayı bilen ve yaşayan biri” olduğu için Cemal Toptancı’nın görüşlerini önemsedim ve sizlerle de paylaşma ihtiyacı hissettim.
Bu görüşte olan tek kişi, elbette sadece Cemal Toptancı değildir... İçlerinde “Kürt”lerin de bulunduğu birçok kişi, BDP’lilerin Karadeniz ziyaretini doğru bulmamıştır.
Haa, “legal bir parti”nin legal vekilleri, elbette Türkiye’nin her yanına gitme hakkına sahiptir ve buna da kimse engel olamaz!..

Ama, “hassasiyet” gerektiren günlerde de, insanların üzerine gidilmez!..
Her neyse... Bundan böyle, BDP’lilerin “daha akılcı bir strateji” izleyeceklerini umuyorum... Buna mecburlar...

Zira; Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Siyasi Başdanışmanı ve AK Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın dediği gibi; “Ajite edici eylem ve söylemler sürece zarar vermekten başka bir işe yaramaz.”

Eğer; “Silahlar sussun, 30 yıldır yanan ateş sönsün, ağıtlar dursun” istiyorsak, yani “nihai ve kalıcı bir barış” arzuluyorsak, kesinlikle ama kesinlikle “provokatörlerin ekmeğine yağ sürecek tavırlar”dan uzak durmak zorundayız.

Özellikle de BDP, kendisine “altın tepsi”de sunulan bu fırsatı çok iyi değerlendirmeli ve “sahici bir siyasi aktör” olduğunu ispat etmelidir.

Çünkü, “terör” meselesi;
Yalçın Doğan’ın da dediği gibi, “bu ülkenin 30 yıldır en büyük sorunlarından biri”dir ve Türkiye’nin hem “enerji”sini, hem “kaynak”larını, hem de “umut”larını heba etmiştir.
Tabiî, şu da bir gerçek;

“Bugüne kadarki hükümetler, bu sorunu çözmek yerine idare etmeyi tercih etmişler, ‘çözümsüzlük çözümdür’ gibi yanlış bir anlayışla sorunun maliyetini sineye çekmişlerdir.
Oysa insanların hayatını kaybettiği bir durum, sürdürülemez sosyal ve siyasi sorunlar üretir. Bugüne kadarki politikalar sürdürülebilir olmaktan çıktığı ve daha büyük risk ve tehditler içerdiği için AK Parti hükümeti, bu meselenin üzerine kararlılıkla gitmiş, çok boyutlu olarak çözüm projeleri geliştermeye çalışmıştır.
İmralı görüşmeleriyle başlayan süreç de, bu çerçevede büyük önem taşımaktadır... Amaç, sorunu geçici olarak idare etmek değil, nihai ve kalıcı bir çözüme kavuşturmaktır.”

AKDOĞAN’IN 6 KRİTERİ
Amaç, elbette “kalıcı bir çözüme ulaşmaktır... Peki, nasıl olacak bu?..

Yalçın Akdoğan’ın “6 kriter”i şöyle:
l Diğer ülkelerdeki tecrübelerden istifade etmek gerekir, ama Türkiye’deki durum hepsinden daha farklı özellikler taşımaktadır. Bu tür meseleler, ithal çözümlerle hal yoluna koyulamaz. Hükümet, kendi inisiyatifiyle, ülke gerçeklerine uygun şekilde çözüm konsepti geliştirmektedir. Burada önemli olan çözüm iradesini ve kararlılığı ortaya koyabilmektir.

l Geçen dönemde terör örgütü devam eden görüşmeler boyunca eylemleri koz olarak devrede tutmuştur. Birileri terörü bir koz olarak devrede tutmayı sürdürdükçe devlet de bu tehdidi bertaraf etmek için gereken tedbirleri alacaktır. Terörle mücadelede pozisyonunu güçlü bir şekilde korumak sürecin selameti için şarttır.

l Bu süreçte milletin hassasiyetleri, AK Parti’nin hassasiyetleridir. Topluma rağmen, milletin hassasiyetlerine rağmen çözüm olmayacağı gibi, hükümetin de bu perspektiften uzaklaşması söz konusu olamaz. Çözüm sürecinde toplumsal destek büyük önem taşıyor. Desteğin süreç boyunca devam edebilmesi, algıların pozitif olmasına bağlı. Toplumsal algı ve desteğin canlı tutulması gerekiyor.

l Meselenin siyasi polemik konusu yapılması veya bir kısım ayrıntıların ortaya dökülerek tartışma konusu yapılması toplumsal algıyı bozar ve enerjimizi tüketir. Provokatörlere malzeme ve fırsat sunmamak gerekir. Gerilim üretecek her hareket, her söylem, her mesaj, istismar edilme istidadı taşır. Her daim sağduyuyu kuşanmak gerekir.

l Süreç boyunca umutlu olmak önemli ama aşırı iyimserlik pompalamak doğru değil. Umutlu olmakla birlikte gerçekçi davranmalıyız. Bu kadar iç içe geçmiş ve kangren olmuş bir sorunlar kümesi, akşamdan sabaha çözülemez.

l BDP, süreçte yapıcı rol oynadıkça daha pozitif bir imaja sahip olacaktır. Bu süreç başarıya ulaşırsa, kaybedeni olmayan bir süreçtir. Bu yüzden kişisel çekişmelere veya siyasi polemiklere süreci kurban etmemeliyiz.

HATALAR TEKRARLANMASIN!
Bu kriterler, hem “devlet” için, hem de “PKK ve BDP” için son derece önemlidir. Zira, Abdullah Öcalan; “Biz silahla bir yere varamaz, bir şey elde edemeyiz” noktasına gelmiştir... Devlet de aynı noktadadır: “Biz, bu meseleyi sadece silahla yok edemeyiz.”
O halde;

Çözüm, “görüşmelerde”dir!.. Aksi halde, 30 yılımız daha heba olur!..
Bugün, geriye dönüp baktığımızda; “Keşke” demek zorunda kalıyoruz; keşke ordu ve polis binalarına ilk saldırısını 15 Ağustos 1984’te gerçekleştiren PKK’nın bu eylemi, merhum Turgut Özal tarafından “basit bir eşkıyalık” olarak nitelendirilmeseydi... Keşke; “Eruh-Şemdinli baskınını bile bile Bodrum’a gittim... O gün Bakanlar Kurulu’nu toplasaydım terör örgütüne önem vermiş olurdum” demeseydi!..

Tabiî, rahmetlinin yine de hakkını yememek gerekir... Zira, daha sonraları, yani 1990’lı yıllarda “terörün çözümüne en çok yaklaşan” lider yine Özal olmuş ve 1993 yılında, şimdi Irak Cumhurbaşkanı olan Celal Talabani’yi, “Öcalan’la görüşmeye” göndermişti.
Sizin anlayacağınız;

Söylenenlerin aksine, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Öcalan’la ilk görüşmesi” budur... Ki, bundan sonra, PKK iki defa “ateşkes” ilân etmiştir.
Ne var ki;

“Kürt meselesini mutlaka çözeceğim... Bu, benim, milletime yapacağım son hizmetim olacaktır” diyen Özal’ın ömrü, maalesef buna yetmemiştir.
İşte bu yüzden; sürdürülen “barış” girişimlerini çok iyi değerlendirmek gerekir... Bu süreç, bir şanstır.

PKK da, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın; “Kürt bölgesinden bir gecede çekilmesi”ni yanlış yorumlayıp, “Türkiye’de de alan hakimiyeti sağlayacağını” sanarak, Şemdinli’de yaptığı gibi “alan hakimiyeti” kurma hayallerini tamamen terketmeli ve artık “silah bırakmalı”dır!..

Devlet de, PKK da artık anlamalıdır ki; “şiddet”le bir yere varılamıyor... Ve ayrıca; “Türkiye Kürdün de Türkün de... Lazın da Çerkezin de... Arnavutun da, Arabın da ortak vatanı”dır!..

Bu ortak vatanda “kardeşçe” yaşamak varken, bu kin ve nefret niye?..
Tarihi bir gerçektir ki;
“Bu ülkeyi Türkler ve Kürtler birlikte kurmuşlar, birlikte savunmuşlar ve Çanakkale’de olduğu gibi, bu ülke için birlikte ölmüşlerdir!”
Uzun lâfın kısası;
“Türkiye, hepimize yeter.”

Bahçeli, farkında olmadan Koray Aydın’a çalışıyor!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye karşı “aday” olan, hatırı sayılır da bir oy alan Koray Aydın’ı sevdiğim, pek söylenemez... Ama, Koray Aydın’a ve onu destekleyenlere karşı Devlet Bahçeli’nin sürdürdüğü tavrı da hiç tasvip etmiyorum...

Devlet Bahçeli ne kadar MHP’li ise, Koray Aydın da o kadar MHP’lidir... Ama Devlet Bahçeli, “Koray Aydın’ı destekleyen il teşkilâtları”nı, neredeyse “PKK’nın Kandil üssü” gibi görmekte ve hepsini tek tek “yok” etmektedir... “Görevlerine son verilen teşkilat sayısı”nı ben bile saymaktan vazgeçtim... Sırf “Koray Aydın’ı desteklediler” diye, il başkanlarını ve yöneticilerini partiden atmak Devlet Bahçeli’ye “itibar” kazandırmaz, sadece “acziyet”ini ifade eder.

Kırmakla, dökmekle, şiddetle ve güç kullanarak PKK’nın, nasıl ki 30 yılda “güçlenmesi”ne yol açılmış ise, “Devlet Bahçeli metodu”yla da, Koray Aydın güçlenecektir. Devlet Bahçeli de bilir ki; “insanlar, ezilenlerin yanında”dır!..
Dolayısıyla, “zor” ve “güç” kullanmaktan vazgeçmelidir.
“Benden sonra Koray gelecek” diyorsa, o başka!..

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi