Prof. Dr. Namık Açıkgöz

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

Dikkat Namık Açıkgöz çıkabilir

Dikkat Namık Açıkgöz çıkabilir

“Nasıl olsa internette karakter sınırlaması yok.” diyerek bugünkü yazımı biraz uzun tuttum. Ona göre nefes alarak başlayın. Uzun ama matrak bi yazı haaa!...

***

            Hani taşrada yaşıyoruz ya!..

            Hani, ortam üniversite ortamı da olsa, burası gene taşra olarak görülüyor ya!...

            Buraya gelen konferansçıları ve burada görev yapmış olan yöneticileri bi göreceksiniz!... Mübareklerin çoğu, “Taşradır; ne sallasak yuttururuz.” havasındalar.

            Sallamaya başladıklarında ortalıkta ne kül bırakırlar, ne de mangal... Everest dağı bunlara “Abi” dermiş havasında konuşurlar.

            Hesap edemedikleri bir şey var: Konuştukları salonda Nâmık Açıkgöz olabilir...

            ***

            28 Şubat artığı rektör, 20 Ekim 2003 günü, 25 Ekim’de, üniversite olarak Ankara’daki “Cumhuriyete Sahip Çıkma” mitingine katılacağımıza dair bir mail göndermişti. 21 Ekim Salı günü de önce Senato, arkasından da Üniversite Yönetim Kurulu toplantısı vardı. Ben sadece Yönetim Kurulu üyesi idim ve Senato toplantısına katılmıyordum.

            Senato toplantısı bitmişti. Yönetim Kurulu olarak toplandık. Rektör, gündem dışı bir konuyu dile getireceğini söyledi ve “Senatomuz, 25 Ekim Cuma günü Ankara’daki mitinge katılmamız konusunda oy birliği ile karar aldı. Senato’da olmayan arkadaşlara duyuruyorum.” dedi. (Senato’da olmayan tek kişi bendim; karar bana duyuruluyordu yani.)

            Rektör sözünü bitirince, “Sayın rektör, siz Senato’da karar almamış, dün gönderdiğiniz maili dikte ettirmişsiniz. Ben bu mitinge karşıyım. Yarın öbürgün, ‘kara cüppeliler’ edebiyatı yapılır ‘Ordu geçlik el ele” sloganları atılır; tanklar sokaklarda yürürse, o tankların namlularına göğsümü dayarım. Hem ben bu cumhutiyete karşıyım. Bu cumhuriyet bana dar geliyor.” dedim.

            Rektör, “Başka cumhuriyetler de mi var? “ dedi...

            Ben de, “Olmaz mı? Fransa’nınki de cumhuriyet, İran’ınki, Libya’nınki, Çin’inki, eski sovyetlerinki ve eski Doğu Almanya’nınki de cumhuriyet.” dedim.

            Bu cümlem üzerine, üniversite tapınakçısı bir dekan, “Sayın rektörüm, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin diğer cumhuriyetlerle karşılaştırılmasından üzüntü duyuyorum.” dedi... Ben de “Bilim adamı üzüntü duymaz; tartışır sayın dekan.” dedim

            Yönetim Kurulu üyelerinden hiçbirinin gıkı çıkmadı...

            (O mitingde de “Ordu Göreve” pankartı açıldı ve o pankartın altında poz veren Mr. Pürüzler falan şimdi “Sincanı taştan oyarlar/ İçine darbeci koyarlar” türküsünü söylüyorlar.)

            ***

            Bu 28 Şubat artığı rektörün eşinin Doçentlik kararını görüşüyoruz Üniversite Yönetim Kurulu’nda... Atamaya esas olan ilanın yayınlanmasıyla, jüri raporlarının Yönetim Kurulunda görüşülmesinin arasında 25-30 gün var. Bu iş normalde 2-3 ay içinde biter ama rektörün eşinin jüri raporları 20-25 gün içinde gelmiş ve hemen yönetim kuruluna alınmış. Neyse... Raporlar okundu. Tüm jüri üyeleri olumlu görüş bildirmiş. Böylece rektörün eşi 25-30 gün içinde Doçent olmuştu. (Herhalde atama kararnamesi de o gün yazılıp tebliğ edilmiştir.)

            Yönetim Kurulu üyeleri rektörü ve gıyabında eşini tebrik konuşmaları yaptılar. Ben de “Sayın rektör, eşiniz için gösterdiğiniz bu zaman hassasiyetini, başka akademisyenlere de göstermeniz dileğiyle sizi ve eşinizi kutlarım.” dedim.

            Bir arkadaşın 10 ay atamasını yapmayan rektöre iyi demiş miyim?

            ***

            Bir gün üniversitemize Turgay Fişekçi geldi. Şiir üzerine konuştu; Divan şiirine bir hayli saldırdı ve bir ara “Divan şiirinde gerçek aşk ve kadın yoktur.” deyip kestirdi attı... (Atış baya baya bi atıştı haaa!...)

            Konuşmasının bitmesini bekledim elbette.

            Konuşma bitti... Sıra sorulara geldi... Söz aldım ve “Divan şiirinde gerçek aşk ve kadın olmadığını söylediniz. Bir örnek verir misiniz Divan şiirinden ki içinde aşk ve kadın geçsin ama gerçek aşk ve kadın olmsın.” dedim.

Fişekçi, “Ben Divan şiiri bilmem.” dedi.

Ben de, “Bilmiyorsanız niye konuşuyorsunuz?” diye dayadım lafımı.
Toplantıyı düzenleyen bayan, “Fişekçi’ nin misafir olduğunu; Türk töresinde misafirlere iyidavranmak gerektiğini” falan  söyledi. (Güya “Türk” falan diyerek beni yumuşatmaya çalışıyor. Böyle diyen bayana, “Yol üstünde ev yapana akıl veren çok olurmuş. Fişekçi, o kürsüye çıkmakla yol üstünde ev yapmıştır; eleştirilerimize de katlanacaktır.” dedim.

            (O gün salonda başka bir Divan edebiyatçısı daha vardı ve ağzını açmamıştı.)

            ***

            Turgay Fişekçi olayından 2 hafta sonra falan Oya Baydar geldi üniversitemize. Oya Baydar konuşmak için kürsüye çıktı ve konferans konusu olmadığı halde bir Divan şiiri faslı açtı ve “Ben Divan şiirinden çok hoşlanırım. Okumayı ve anlamayı, onun semboller dünyasında gezinmeyi çok severim. Zaten ilk kocamla evlenmemin sebebi, onun Divan şiirini sevmesi ve çok güzel okumasıydı.” dedi.

            Yanımda bulunan arkadaşlara, “Üflemişler, üflemişler...” dedim. 

            ***

            Bir gün Ahmet Oktay geldi ve estetik eleştiri konuştu.

Dinledik...

Estetiğin tamamını Marksizm’e bağladı ve bir ara “Ne yazık ki Lenin resim konusunda bir şey söylememiştir ve Marksist estetik, resim eleştirisinden mahrum kalmıştır.” dedi...

            Haydaaa!...

            Marksizim yoksa estetik eleştiri de yok demekti bu... Yani Marks’tan önce estetik mestetik yoktu. “Marks yokken oralar hep tarlaydı” durumları yani...
            Konuşma bitince söz aldım ve “Marks olmasa estetik eleştiri olmayacak mıydı?... Marks’tan önce insanlar ne yiyip ne içiyorlardı? Hem Lenin’in resimden anlamaması, niçin  bir ‘Ne yazı ki’lik durum olsun ki?... Marks yoksa başkaları da mı yok?” dedim...

            Ahmet Oktay bir şeyler söyledi ama söyledikleri sadra şifa şeyler değildi.

            ***

            Birgün Latife Tekin geldi üniversitemize... Dinlemeye gittim ama bir kaç hafta önce bir televizyon kanalında, “Baş örtülü kızların üniversiteye girdiklerini görünce iğreniyorum.” dediğini gözcaazımla görmüş, kulacığımla işitmiştim. 

            Latife Tekin’i adam adam dinledik...

            Kürsüden indi... Teşekkürleri kabul ediyor... Ben de yanına gittim ve “Ben Edebiyat Bölümünden Prof. Dr. Nâmık Açıkgöz...” dedim. Bir edebiyat profesörü tarafından dinlenilmiş olmaktan çook mutlu olduğu, yüzünden ve hareketlerinden belli oluyordu. Bu tiplerde, “Profesörse, aydın adamdır; bizdendir...” düşüncesi vardır. Latife Tekin tanıştığımıza memnun oldu... Ben, “Latife hanım biliyor musunuz?... Ben baş örtülü kızların üniversiteye girdiklerini gördüğünde iğrenenlerden iğreniyorum.” dedim.

            Sizce Latife Tekin’in yüzü nasıl olmuştur?...

***
Duruun!... Turpun büyügü heybede...

2006 idi gâliba... Üniversitenin açılış töreni vardı ve açılış dersini o zaman YÖK üyesi

olan, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı verecekti. Konusu üniversitelerin evrenselliği idi. Alpaslan Işıklı’yı beğenirdim... 12 Eylül’de 1402’lik olmuş ve mağdur da edilmişti.

Dinlemeye gittim...

Salona girerken Alpaslan Işıklı’nın konuşmasının basıldığını ve protokole dağıtıldığını gördüm. Görevlilerden bir nüsha istedim. Okumaya başladım... Bir de ne göreyim!... Alpaslan Işıklı, üniversitenin evrenselliğini bırakmış, gündemde tartışılmakta olan yeni YÖK yasası üzerinden var gücüyle ve açık açık, isim de vererek ikridara yükleniyor... Hayal kırıklığına uğradım... Mağdurların gaddarlaşmasına üzüldüm... Üniversite açılış dersinde günlük politika yapılmasına kızdım...

            Salona rektörün konuşmasının sonuna doğru gelmiştim zaten. (Hani şu bol rakamlı ama insanî bir soluğun bulunmadığı resmi konuşmalardan biri olacağını tahmin ettiğim için bu tür konuşmaları hiç dinlemem.) Rektörün konuşması bitinceye kadar Alpaslan Işıklı’nın konuşma metnini de okumuştum. Rektörün konuşması bitti ve beş dakika aradan sonra açılış dersinin verileceği duyurusu yapıldı.

            Hiç üşenmedim... Protokol sırasına gittim. Ayağa kalkmış olan Alpaslan Işıklı’ya kendimi tanıttım. Alpaslan Işıklı da Latife Tekin gibi tanışmamızdan memnun oldu. “Aydın bir üniversite hocası”yla karşılaşmaktan mutlu olduğu hâllerinden belli oluyordu. (Bunlar niye sadece kendilerini ‘aydın’ olarak görürler anlamış değilim.)

Tabii ben hiç de memnun olmamıştım. Yapıştırdım lafı: “Salona sırf sizi dinlemek için geldim ama metninizi okuyunca gördüm ki, açılış dersini günlük politikaya âlet ederek kirletiyorsunuz. Sizi protesto ediyorum ve bakın salondan çıkıp gidiyorum.” dedim ve döndüm; çıkıp gittim.

            Ertesi gün, Alpaslan Işıklı ile konuştuğumuzu gören bir arkadaş, “Işıklı hoca ile ne konuştun öyle yaa?... Arkanı dönüp çıktın gittin ama adam dondu kaldı... Üstelik sen gittikten biraz sonra kürsüye çıktı... Hâlâ toparlayamamıştı. Adamın şaftını kaydıracak ne söyledin?” dedi...

            ***

            2007 yılıydı... Genel seçimlerden 2 ay sonra falan...

            Gene üniversitenin açılış günüydü... Açılış dersini YÖK üyesi Necmi Yüzbaşıoğlu verecekti. Necmi bey anayasacı olduğu için dinlemeye gittim. Tabii, gene bol rakamlı protokol konuşması bittikten sonra girdim salona.

            Necmi Yüzbaşıoğlu kürsüye çıktı ve “Anayasaları kurucu iradeler yapar. Bu iktidar kurucu iradeyi temsil etmez.  O yüzden anayasa yapamaz” gibi çok çiğnenmiş bir sakız kıvamında sözler söyledi. (Alpaslan Işıklı iktidarı eleştirir de Necmi Yüzbaşıoğlu eleştiremez mi? Ne yani?... Necmi Yüzbaşıoğlu’nunu başı Önder Aytaç mı?...)

            Konuşmasını bitirdi... Bir kaç saniye bekledim ki o sırada salonda olan iktidar partisi milletvekili bir tepki versin. Yani millî iradeyi temsil eden bir tepki duymak istedi kulakçağızım... Milletvekili tepki vermedi...          Ben hemen seslenerek söz aldım ve “Darbecilerin kurduğu meclisler ‘kurucu irade’ olup anayasa yapıyor da, millî irade mi anayasa yapamayacak?” diye bir soru sordum...

            Necmi Yüzbaşıoğlu, topu taca atan bir cevap verdi...

(Ertesi  gün, konuşmanın yapıldığı salonda olan millet vekili arkadaşla karşılaştık. O konuşmada, rektörün kulağına eğilip ne demesi ve konuşmayı protesto ederek salondan nasıl çıkıp gitmesinin iyi olacağını söyledim ama atı alan İzmit’i  bile geçmişti.)

***

Gene bir seçim ertesiydi. Adliye’de bir bilirkişiliğim vardı. Gidip hallettim ve sonra bir kaç avukat arkadaşımı görürüm ümidiyle avukatlar odasına gittim. Bir arkadaşım oradaymış. Dereden tepeden konuştuk ve konu o hafta yazdığım bir yazıya geldi. Yazımın konusu yeni geçirdiğimiz seçimlerdi...

Biz konuşurken, kulak misafiri olan bir bayan avukat, “Hocam, sizin gibi aydın birinin Ak Parti’ye nasıl oy verdiğine şaşıyorum.” dedi. Durumu anladım. Bu bayan da her okumuş yazmışı kendileri gibi olacak zannediyordu... Ve ben de ona “Ben de siz hukukçuların nasıl olup da darbeci yedeği bir partiye oy verdiğinizi anlamıyorum.” dedim.  

 

            ***

            Demem o ki, taşra diyerek buralarda sallamayacaksın arkadaş!... Her an karşına Nâmık Açıkgöz çıkabilir. O yüzden, Muğla’nın üç girişine de “DİKKAT!... NÂMIK AÇIKGÖZ ÇIKABİLİR” yazmak lazım ki konuşmacılar ve yöneticiler zor durumda kalmasın...

 

Buraya gelecek Âkil İnsanlar!... Burada sallamaca yok!... Dikkat edin, o salonda karşınıza Nâmık Açıkgöz  çıkabilir!...

            ***

            Ben hayatı şiir gibi, hikâye gibi ve matrak yaşamayı  severim... Hayatı sarakaya almaktan hoşlanırım. Bu çıkışlarımın sebebi de o sarakalardır.

            Çok sevdiğim bir arkadaşım bana “Valla Paris kadar eğlenceli ama Teksas kadar tehlikeli birisin.” demişti. “He vallah öyleyimdir!...” demiş ve eklemiştim: “Dostlarım için Paris gibi ama hak-hukuk-adalet düşmanları için Teksas gibiyimdir.”   

            Böylece biline!...

           

           

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
14 Yorum
Prof. Dr. Namık Açıkgöz Arşivi