Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Hangi devrim?

Hangi devrim?

Demokratik devletler insan merkezlidir (daha doğrusu öyle olmalıdır).

Diktatörlüklerde ise merkez devlet, bir bakıma da devletin tepesine tünemiş diktatördür.

Diktatörün sıfatı bazen “İmparator”dur, bazen “Kral”dır. bazen “Emir”dir, bazen “Başkan”dır…

Hatta günümüzde pek çok örneği görüldüğü gibi, bazen de “Cumhurbaşkanı”dır…

Yani baştaki insanın farklı unvanlar taşıması durumu değiştirmez.

Türkiye yıllar boyu diktatörlükle yönetildi. Halkın geçimine katkıda bulunmayan, devleti bir arpa boyu kadar bile ilerletmeyen üstyapı devrimleriyle çok vakit kaybedildi. Bir avuç kaymak tabaka şahane yaşıyor (o günlerden kalma fotoğraflara bakabilirsiniz), halk ise sözün tam manasıyla sürünüyordu.

Ah 940’lı yıllar!..

940’lı yıllar toplumsal analizimizin bam telidir. Devleti “kutsal”, vatandaşı “şamar oğlanı” sayan devlet (yahut devletçilik) anlayışı 1940’lı yılların mirasıdır ve o yılların dünyasına da büyük ölçüde hâkimdir.

O yıllarda Sovyetler Birliği, Almanya, İtalya, İspanya ve Balkan ülkeleri katı devletçi, İngiltere ile Fransa ise kısmen devletçidir.

Türkiye “katı devletçi”, “katı laik” ülkeler arasında yerini almıştır. Bu prensipler devletin temelindeki altı prensipten sadece ikisidir, ama en önemlileridir. Bunların yanında “halkçılık” bir aksesuar gibi kalmaktadır: İfade edilmeyen, ancak icraatlarla ortaya çıkan hâkim görüşe göre,”devlet milletin sahibi ve efendisidir”.

Milletin yerine devlet düşünür, devlet görür, devlet duyar, devlet karar verir ve uygular.

Milletin düşünmesine, görmesine, duymasına gerek yoktur: Devletin koyduğu kurallara harfi harfine uyması yeterlidir.

Çünkü millet kara cahildir: Kârını-zararını bilmez! İlk duyduğu cazip sözün arkasına takılıp elim maceralara atlar: Eğriyi-doğrudan ayıramaz! İlk okuduğu yazının tesirine kapılır: Güzeli-çirkini ayıramaz!

Öyleyse devlet, millet adına kârı zarardan, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden ayıracak, böylece milleti koruyacaktır: Millet bu biçimde bir korunmayı istemese de..

Bu anlayışa göre, devlet ne kadar haksızlık yaparsa yapsın, her zaman haklıdır...

Devlet karşısında vatandaş ne kadar haklı olursa olsun, hep haksız, hep yalnızdır...

Devletin kutsallığı yanında vatandaşın yalnızlığı, vatandaşın aleyhine son derece büyük mahzurlar doğuruyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu mahzurları yaşadı, yaşıyor. Gamzeli çocuk da yaşadı. 1940’lardan kalma kavramlar ve sloganlar milletin canına okudu. Çoktan miadini doldurmuş ideolojilerle körüklenen kavgalarda nesiller tükendi.

O dönemde “Ezan-ı Muhammedi” okunmazdı (tam 18 yıl)…

O dönemde mimari ve tarihi açıdan büyük öneme sahip olanlar dâhil pek çok cami satılmıştı……

Kur’an öğretim kurumlarıyla birlikte imam hatipler ve ilahiyat fakülteleri kapatılmıştı…

Osmanlı sanatlarını çağrıştırdığı iddiasıyla Türk sanat ve Türk halk musikisinin radyolardan çalınması yasaklanmıştı… 

Devlet okullarında okutulan ders kitaplarında Kâbe “tavla zarı”na benzetilmişti…

Yıllar yılı okullarda âfiyetle içilen “Andımız” boşuna mı “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diyor?

Neyse, Türkiye bu kasnağı da kırıyor çok şükür. “Andımız” kaldırıldı, elli yıllık başörtüsü sorunu çözüldü. Bunlar halkın talebi üzerine halkın yararına yapılmış devrimlerdir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi