Cübbeli Ahmet Hoca

Cübbeli Ahmet Hoca

Allah-u Teala'nın hikmetinden sual olunmaz

Allah-u Teala'nın hikmetinden sual olunmaz

O’nun kâfirleri yaratıp, onların küfrünü murad etmesinde yılan ve akrep gibi zararlı hayvanları ve diğer türlü kötülükleri yaratmasında olduğu gibi bizim idrak edemediğimiz sayısız faydalar vardır ki, bizim bunları bilmemiz de gerekli değildir.

‘Al­lâh-u Te­alâ’­nın Zâ­tı ve sı­fat­la­rıy­la il­gi­li iti­ka­dı­mı­z’ ko­nu­su­na geç­ti­ği­miz ya­zı­da baş­la­mış­tık. Bu ya­zı­mız­da da Al­lah-u Te­ala’­nın Sü­bû­tî ve fii­lî sı­fat­la­rı­nın ne­ler ol­du­ğu­nu ve ne an­la­ma gel­di­ği­ni an­la­ta­ca­ğız.

 SO­RU:  Sü­bû­tî sı­fat­lar ne de­mek­tir?

 CE­VAP: Al­lâh-u Te­âlâ’­nın Zâ­tı­na nis­bet edi­len ve O’­nun ne ol­du­ğu­nu ifa­de eden sı­fat­lar de­mek­tir. Bu sı­fat­la­ra “Zâ­ti­ye, Vü­cû­di­ye­” sı­fat­la­rı da de­ni­lir.

 SO­RU:  Sü­bû­tî sı­fat­lar ne­ler­dir?

 CE­VAP:

1) Ha­yat: Di­ri ol­mak.

2) İlim: Bil­mek.

3) Sem: İşit­mek.

4) Ba­sar: Gör­mek.

5) Kud­ret: Güç ye­tir­mek.

6) İrâ­de: Di­le­mek.

7) Ke­lâm: Ko­nuş­mak.

8) Tek­vin: Oluş­tur­mak.

Bu sı­fat­la­rın yok sa­yıl­ma­sı du­ru­mun­da on­la­rın zıt­tı olan aşa­ğı­da­ki sı­fat­lar la­zım ge­lir. (Ali el-Kārî, Şer­hu­’l-Emâ­lî, sh:5)

1) Mevt: Ölü ol­mak.

2) Cehl: Bil­me­mek.

3) Sa­mem: Sa­ğır ol­mak.

4) Amâ: Kör ol­mak.

5) Acz: Âciz ol­mak.

6) Ke­râ­hi­yet: İs­tek­siz ol­mak.

7) Be­kem: Dil­siz ol­mak.

EZELİ VE EBEDİ DİRİ

Mâ­tü­rî­dî­ler Al­lâh-u Te­âlâ’­nın sü­bû­tî sı­fat­la­rı­na: “Yap­mak, ya­rat­mak ve oluş­tur­ma­k” an­la­mı­na ge­len “Tek­vi­n” sı­fa­tı­nı ek­le­ye­rek sü­bû­tî sı­fat­la­rın se­kiz adet ol­du­ğu­nu söy­le­miş­ler­dir.

Bu Tek­vin sı­fa­tı yok sa­yıl­ma­sı du­ru­mun­da zıt­tı olan ma­na la­zım gel­mez. Zi­ra Al­lâh-u Teâ­lâ hak­kın­da “Tek­vin (ya­rat­mak, yap­mak, oluş­tur­mak)” sı­fa­tı dü­şü­nü­le­bi­le­ce­ği gi­bi ya­rat­ma­mak, yap­ma­mak da dü­şü­nü­le­bi­lir. Bu­ra­da ye­ri gel­miş­ken Al­lâh-u Te­âlâ’­nın sü­bû­tî sı­fat­la­rıy­la il­gi­li ba­zı açık­la­ma­lar ya­pa­lım:

1) Ha­yat (Al­lâh-u Te­âlâ’­nın di­ri ol­ma­sı).

Al­lâh-u Teâ­lâ di­ri­dir. Bu di­ri­li­ği eze­lî ve ebe­dî olup baş­lan­gı­cı ve so­nu yok­tur. Hu­dus (son­ra­dan ol­ma) ya da fe­nâ vas­fın­da (yok ola­cak ni­te­lik­te) de­ğil­dir.

2) İlim (Her şe­yi bil­me­si). Al­lâh-u Teâ­lâ yer­de ve gök­te olan her şe­yi bi­lir, O’­na giz­li ve açık di­ye hiç­bir şey yok­tur. Kâi­nat­ta­ki yap­rak­la­rın sa­yı­sı, çi­çek­le­rin, ta­ne­le­rin, kum­la­rın ade­di ve de­niz­le­rin dam­la­la­rı O’n­ca mâ­lum­dur.

HER ŞEYİ GÖRÜR, DUYAR

Geç­mi­şi ge­le­ce­ği, in­sa­nın kal­bi­ne ge­len dü­şün­ce­le­ri, di­liy­le ko­nuş­tuk­la­rı­nı, iç ve dı­şı­nı çok iyi bi­lir. O, gö­rü­nen­ler­le gâ­ip (gö­rün­me­yen)le­ri bi­lir.

Gay­bı (ge­le­cek­te ola­cak olan­la­rı) bi­len yal­nız O’­dur, baş­ka­sı bi­le­mez, bi­len­ler de an­cak O’­nun bil­dir­me­siy­le bi­le­bi­lir­ler.

O unut­mak­tan, şa­şır­mak­tan be­rî­dir (uzak­tır). Bil­me­si Ken­din­den olup du­yu or­gan­la­rı ve akıl gi­bi va­sı­ta­lar­la de­ğil­dir.

3) Sem (Her şe­yi duy­ma­sı).

Al­lâh-u Teâ­lâ se­mî­dir (du­yu­cu­dur). Ses­li ya da ses­siz olan her şe­yi du­yar. Bir kim­se­nin ku­la­ğı­na fı­sıl­da­nıp ken­di­si­nin duy­ma­dı­ğı şey­le­ri de du­yar.

Duy­ma­sı ku­lak gi­bi bir alet­le de­ğil­dir. İşit­me­si son­ra­dan ol­ma de­ğil­dir. 

Yok olu­cu da de­ğil­dir.

4) Ba­sar (Her şe­yi gör­me­si).

Al­lâh-u Teâ­lâ her şe­yi gö­rü­cü­dür. Sim­si­yah bir ge­ce­de si­yah ka­rın­ca­nın si­yah bir taş üze­rin­de yü­rü­me­si­ni gö­rür, aya­ğı­nın se­si­ni du­yar.

O’­nun gör­me­si göz va­sı­ta­sıy­la de­ğil­dir. Bu sı­fat da hem eze­lî, hem ebe­dî­dir (son­ra­dan ol­ma­dı­ğı gi­bi yok olu­cu da de­ğil­dir).

SİNEK KANADINI OYNATAMAZ

5) İrâ­de (di­le­me­si).

Al­lâh-u Teâ­lâ di­le­yi­ci­dir, di­le­di­ği her şe­yi ya­par, di­le­me­di­ği­ni de yap­maz. 

Ci­han­da olan iyi ve kö­tü ne var­sa her şey O’­nun di­le­me­siy­le ol­muş­tur. Hiç­bir kim­se ve hiç­bir şey O’­nu bir şey yap­ma­ya ve di­le­me­ye mec­bur ede­mez.

Şu hal­de ken­di­si­ne ita­at eden mü­min­le­rin bu hal­le­ri­ni di­le­yen O’­dur. 

O di­le­me­se kim­se îman ede­mez ve O’­na ita­at­ta bu­lu­na­maz­dı.

Kâ­fir­le­rin küf­rü­nü ve fâ­sık­la­rın fıs­kı­nı (yap­tık­la­rı kö­tü­lük­le­ri) di­le­yen de O’­dur. O di­le­me­sey­di hiç kim­se kâ­fir ve fâ­sık ol­maz­dı. O di­le­me­den bir siv­ri­si­ne­ğin ka­na­dı­nı oy­nat­ma­sı bi­le müm­kün de­ğil­dir.

Biz ne ya­pı­yor­sak O’­nun di­le­me­siy­le ya­pı­yo­ruz, O’­nun di­le­me­di­ği şey­ler ol­maz. Eğer ol­say­dı bu O’­nun âciz­li­ği­ne ala­met olur­du ki, Al­lâh-u Teâ­lâ bun­dan mü­nez­zeh­tir. O di­le­sey­di bü­tün in­san­la­rı kâ­fir ya da mü­min ya­pa­bi­lir­di.

Eğer bu­ra­da: “Ne­den bü­tün in­san­la­rın mü­min ol­ma­sı­nı di­le­me­miş de ço­ğu­nun kâ­fir ol­ma­sı­nı di­le­miş­tir?” de­ne­cek olur­sa bu­na şöy­le ce­vap ve­ri­lir:

SAYISIZ HİKMETLER

“Al­lâh-u Te­âlâ’­nın di­le­di­ği ve yap­tı­ğı iş­ler­den ve bu iş­le­rin hik­me­tin­den su­al olun­maz (so­rul­maz). O her­ke­se su­al so­ran ve di­le­di­ği­ni ya­pan fâ­il-i muh­tar (is­te­di­ği­ni yap­mak­ta ser­best) olan Zat­tır.

O’­nun yap­tı­ğı her şey­de sa­yı­sız hik­met (in­ce­lik)ler var­dır. İn­san­la­rın ak­lı bun­la­rı id­rak ede­cek du­rum­da de­ğil­dir.

Bu de­mek­tir ki O’­nun kâ­fir­le­ri ya­ra­tıp, on­la­rın küf­rü­nü mu­rad et­me­sin­de yı­lan ve ak­rep gi­bi za­rar­lı hay­van­la­rı ve di­ğer tür­lü kö­tü­lük­le­ri ya­rat­ma­sın­da ol­du­ğu gi­bi bi­zim id­rak ede­me­di­ği­miz sa­yı­sız fay­da­lar var­dır ki, bi­zim bun­la­rı bil­me­miz de ge­rek­li de­ğil­dir. Bi­ze ge­rek­li olan, Al­lâh-u Te­âlâ’­nın her iş ve mu­ra­dın­da bir hik­me­tin bu­lun­du­ğu­nu bil­mek­tir. O’­nun irâ­de­si eze­lî ve ebe­dî olup, son­ra­dan ol­ma de­ğil­dir.

6) Kud­ret (Her şe­ye gü­cü yet­me­si).

Al­lâh-u Teâ­lâ her şe­ye ka­dir­dir. O müm­kün olan her şe­yi ve di­le­di­ği­ni ya­ra­tır. O is­te­se ölü­ye ha­yat ve­rir. Ağaç ve ta­şı ko­nuş­tu­rur ve yü­rü­tür.

O’­nun güç ye­ti­re­me­di­ği hiç­bir şey yok­tur. O di­le­se bin­ler­ce gö­ğü ve ye­ri ya­ra­tır, dağ­la­rı al­tı­na ve gü­mü­şe çe­vi­re­bi­lir, ne­hir­le­ri ter­si­ne akı­ta­bi­lir, akan su­la­rı da gü­müş ve al­tın ya­pa­bi­lir.

Di­le­di­ği ku­lu­nu do­ğu­dan ba­tı­ya, yer­yü­zün­den ye­din­ci kat se­ma­ya çı­ka­rıp ge­ri­ye dön­dü­re­bi­lir. O’­nun kud­re­ti eze­lî ve ebe­dî olup son­ra­dan ol­ma ve ge­çi­ci de­ğil­dir.

7) Ke­lâm (Harf ve se­se muh­taç ol­ma­dan ko­nuş­ma­sı).

Al­lâh-u Teâ­lâ söy­ler, ko­nu­şur fa­kat O’­nun ko­nuş­ma­sı bi­ze ben­ze­mez, ko­nuş­ma­sı dil ile de­ğil­dir.

Ba­zı kul­la­rı­na va­sı­ta­sız ola­rak hi­tap eder. Me­se­la Mû­sâ (Aley­his­se­lâm)a Tur Da­ğı­’n­da­ki ni­da­sıy­la, Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)e mi­raç­ta­ki hi­ta­bı bu hu­sus­ta bi­rer ör­nek­tir­ler. Ba­zı kul­la­rı­na Ceb­râ­îl (Aley­his­se­lâm) va­sı­ta­sıy­la hi­tap et­miş­tir. Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem)e ge­len va­hiy­le­rin ek­se­ri­si böy­le­dir.

Ku­r’­ân-ı Ke­rîm Al­lâh-u Te­âlâ’­nın sö­zü­dür. Baş­lan­gı­cı ve so­nu yok­tur. Mah­luk (ya­ra­tıl­mış) ol­ma­dı­ğı gi­bi ge­çi­ci de de­ğil­dir.

8) Tek­vin (Di­le­di­ği­ni ya­rat­ma­sı).

Al­lâh-u Teâ­lâ di­le­di­ği­ni ya­ra­tır. Zer­re­den kür­re­ye va­rın­ca­ya ka­dar her şe­yi O ya­rat­mış­tır. O’n­dan baş­ka Hâ­lik (ya­ra­tan) yok­tur. Can­lı­la­rın ha­re­ket ya da sü­kûn (du­ruş)la­rı­nı, ita­at ve is­yan­la­rı­nı, îman ve kü­für­le­ri­ni bü­tün ha­yır ve şer­ri ya­ra­tan O’­dur. Elin ha­re­ke­ti, di­lin ko­nuş­ma­sı gö­zün yu­mu­lup açıl­ma­sı hep O’­nun ya­rat­ma­sıy­la­dır.

Bu hu­sus­ta Al­lâh-u Teâ­lâ:

 “Si­zi de, yap­tık­la­rı­nı­zı da ya­ra­tan  Al­lâh-u Te­âlâ­’dı­r” (Saf­fat Sû­re­si:96) bu­yur­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­la her­ke­sin yap­tı­ğı amel ve iş­le­rin ya­ra­tı­cı­sı Al­lâh-u Te­âlâ’­dır. Bi­ze ver­di­ği irâ­de-i cü­ziy­ye ile bi­zi yap­tı­ğı­mız iş­le­rin fâi­li (ya­pı­cı­sı) kıl­mış­tır.

BAŞKA YARATAN YOKTUR

Bu se­bep­le her­kes yap­tı­ğı iş­le­rin ce­za ve mü­kâ­fâ­tı­nı gö­re­cek­tir. Bü­tün can­lı­la­rı ya­ra­tan O ol­du­ğu gi­bi hep­si­ni rı­zık­lan­dı­ran, has­ta ya­pan ve sıh­hat­te tu­tan, öl­dü­ren ve di­ril­ten O’­dur. 

Ateş­le te­mas ha­lin­de elin ısın­ma­sı ya da yan­ma­sı­nı, kar­la ve buz­la te­ma­sın­da üşü­me­si­ni ya­ra­tan O’­dur.

Bir kim­se­yi ate­şe at­sa­lar da Al­lâh-u Teâ­lâ o kim­se­yi di­ler­se yak­ma­ma­ya ka­dir­dir. Ni­te­kim İb­râ­hîm (Aley­his­se­lâm)ı yak­ma­yı­şı bu­nun mi­sa­li­dir.

Yi­ne kar­lar için­de­ki bir ku­lu­nu üşüt­me­ye­bi­lir. An­cak Al­lâh-u Te­âlâ’­nın âde­ti öy­le ce­re­yan eder ki, ateş­le te­mas yan­ma­yı ge­rek­ti­rir. Al­lâh-u Teâ­lâ da onu ya­ra­tır.

Üşü­me­yi ya­ra­tan da kar de­ğil­dir. An­cak 

Al­lâh-u Te­âlâ’­dır. Tok­lu­ğu ya­ra­tan da Al­lâh-u Te­âlâ’­dır. Eğer O, tok­lu­ğu ya­rat­ma­say­dı in­san­lar ne ka­dar ye­se­ler doy­maz­lar­dı. Acık­mak ve di­ğer­le­ri de bu­nun gi­bi­dir. Hu­la­sa Al­lâh-u Te­âlâ’­dan baş­ka ya­ra­tan ve et­ki­le­yen yok­tur. Her şey O’­nun ya­ra­tı­ğı­dır.

“ARİF KUL”

O’­nun bu sı­fat­la­rı Zâ­tıy­la ka­im olup ka­dim­dir­ler, son­ra­dan ol­ma­dık­la­rı gi­bi yok ol­maz ve de­ğiş­mez­ler.

İş­te Al­lâh-u Te­âlâ’­yı bu sı­fat­lar­la mut­ta­sıf ola­rak ta­nı­yan kul “A­rif (Al­lâ­h’­ı bi­li­ci)” sa­yı­lır.

Al­lâh-u Te­âlâ’­yı bu sı­fat­la­rın zıd­dı olan nok­san sı­fat­lar­la sa­vıf­la­yan (ni­te­le­yen) ise mü­min ve Müs­lü­man ola­maz. Al­lâh-u Te­âlâ’­ya inan­ma­sı da mû­te­ber sa­yıl­maz.

Ni­te­kim Ya­hu­di ve Hris­ti­yan âle­mi Al­lâh-u Te­âlâ’­ya inan­dık­la­rı­nı id­di­a et­se­ler de O’­na oğul ve ha­nım is­nad et­tik­le­ri için kâ­fir sa­yıl­mış­lar­dır.

 SO­RU:  Fii­lî sı­fat­lar ne de­mek­tir? 

 CE­VAP: Al­lâh-u Te­âlâ’­nın kâi­nat­la olan mü­nâ­se­be­ti­ni en açık bir şe­kil­de ifa­de eden ve O’­nun kâ­ina­tı ya­ra­tış ve ida­re edi­şi­ni ol­duk­ça ay­rın­tı­lı bir bi­çim­de an­la­tan sı­fat­lar­dır.

Al­lâh-u Te­âlâ’­nın Tah­lîk (îcat et­mek, yok­tan ya­rat­mak), Ter­zîk (rı­zık ver­mek), İh­yâ (di­rilt­mek), İmâ­te (öl­dür­mek), Te­nim (ni­met ver­mek), Te­zib (azap et­mek) gi­bi bü­tün fi­ile­ri, Al­lâh-u Te­âlâ’­nın sü­bû­tî sı­fa­tı olan Tek­vin sı­fa­tı­na râ­ci­dir (dö­nü­cü­dür).

Ayet-i Ke­ri­me

“Al­lah, içi­niz­den iman eden­le­rin ve ken­di­le­ri­ne ilim ve­ri­len­le­rin de­re­ce­le­ri­ni yük­sel­tir.” (Mü­câ­de­le, 11)

Ha­dis-i  Şe­rif

“Şüphesiz ki Allah Teâlâ, O’nun melekleri, göklerde ve yerlerde bulunan bütün canlılar, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar bile insanlara hayrı öğreten kimseye dua eder.” (Tirmizî, İlim, 19/2685)

Alim­ler­den Öğüt­ler

Bütün ibadetler namaz içinde toplanmıştır. Kur’an-ı Kerîm okumak, tesbîh söylemek (yâni sübhânallah demek), Rasûlüllah Efendimiz e salavat söylemek, günahlara istiğfar etmek ve ihtiyaçları yalnız Allah-u Teâlâ’dan isteyerek O´na dua etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansızlar da ka’dede, oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibadetlerinin hepsini yapmaktadır. [Abdullah Dehlevî (k.s.)]

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Cübbeli Ahmet Hoca Arşivi