Selahaddin Çakırgil

Selahaddin Çakırgil

Siyonizm, dini siyasete âlet edince de var mı bir itiraz?

Siyonizm, dini siyasete âlet edince de var mı bir itiraz?

Sahi, müslümanlar sözkonusu olunca, her vesileyle, ‘dinin siyasete âlet edildiği’nden yakınanların, ‘yahudilik dinini siyasete âlet ediyorlar..’ diye siyonizme de karşı çıktığını gördünüz mü hiç? Halbuki, siyonizm, ‘yahudileri bir vatan sahibi kılmak ’ şeklindeki bir siyasî ideolojidir.. Ve, hatırlayalım ki, siyonizm, 1985’lere kadar BM. tarafından ‘ırkçılık’ sayılıyordu.. Sonra, Amerika bu Genel Kurul kararını değiştirtti ve o zamana kadar bir insanlık suçu olan siyonizm, uluslararası hukuka uygun bir siyasî akım haline getiriverildi!
Ancak, konuyu daha iyi anlatabilmek için şu hususları da belirtmek gerekiyor: Herhangi bir din, eğer hakikati ifade etmiyorsa, fonksiyonu nedir? Ve, bir ‘hakikatler manzûmesi’ olduğu iddiasını kesin bir inanç halinde taşımayan bir dinin, bağlılarının hayatının şekillenmesinde etkili olması nasıl beklenebilir?
Kezâ, hakikatin bir din tarafından ifade edilmesi bir noksan mıdır ki, o bir inanç halinde sunulduğunda yanlış sayılsın. Din, bir ‘kesin ve mutlak doğru inançlar’ konsepti, manzûmesi olmazsa, zâten din olarak telakki edilemez.. Bu inancın, illâ da mantıkî muhakemelerle kabulü gerekmez; muhakemesiz olarak, kalbî tasdikle de kabul edilebilir..
Böylesine derunî bir kabulle benimsenen bir din’in ve temsil ettiği hakikat ölçülerinin hayata hâkim olmasına karşı çıkılmasının bir mânası yoktur. Hattâ, dinin, devlete, toplumun sosyal organizasyonuna hâkim olması da bu anlayış çerçevesi içinde bir de gerekli görülmelidir. Çünkü, bir toplumun, en doğru ve hattâ mutlak hakikat olduğuna inandığı değerlerin, ölçülerin çerçevesi içinde idare edilmek istememesi, fesad, dalavere ve yalanlarla idare edilmenin istenmesi olur. Ve, dinin bir devlet yönetimine hâkim olması demek olan ‘... din devleti’, ona inanan toplumun aslî değerlerinin hâkim kılınacağı manasında, korkulacak bir şey değildir.. Belki, korkulması gereken şey, bir din’in, bir ideolojinin, ‘devlet dini’ halinde, kitlelere zorla dikte edilmesidir.. ‘Kemalizm’i din olarak görenlerin onu devlet zoruyla dayatmalarında olduğu gibi.. Siyonizm’in devlet zoruyla hâkim kılınması da öyle..
*
İslâmî İran Cumhurbaşkanı Mahmûd Ahmedînejad’ın, BM. Genel Kurulu’na katılmak üzere New York’a yaptığı gezi, bu konuların yoğun olarak tartışılmasına bir daha velise oldu..
Ahmedînejad, siyonistleri 'güç ve servet peşinde olan siyasî bir grup' şeklinde tanımlayarak, 'Yahudilikle hiçbir bağları yoktur. Onlar, hattâ gerçek yahudiler arasında bile kabul görmüyor. Siyonistlerin ilk kurbanları bizzat yahudiler olmuştur. Onlar, yahudiler adına cinayet işliyor ve yahudiler için utanç vesilesi oluyor. İnşaallah, siyonist rejim en kısa sürede ortadan kalkacak ve böylece farklı din mensubları, bütün insanlar barış ve huzur içinde yaşayacak’ derken.. Kendisini ziyaret eden ve ‘İsrail rejiminin varlığını yahudiliğe aykırı’ gören ‘hasidik yahudi’lerden bir grup haham da, ona, ‘Yahudilerin, siyonistlerden farklı olduğunu anlayan ender kişilerden birisiniz. Onlar, kendilerine meşruiyet kazandırmak için Yahudi elbisesini giyiyor..’ diyorlar ve o da onlara, ‘Peygamberlerin getirdiği mesajların takib edilmesi halinde bütün düşmanlıkların son bulacağını, Müslümanlar ve Yahudilerin yüzlerce yıl Filistin'de ve dünyanın başka yerlerinde barış ve huzur içinde birlikte yaşadığını, Yahudilik dininin peygamberi Hz. Mûsâ’nın, büyük ilahî peygamberlerinden biri olduğunu’ söylerken, Batı dünyasının klişe laflarla şartlanmış kitlelerini şaşırtıyordu.. Çünkü, onlar müslümanların bütün ilahî peygamberleri tekrim ile andıklarını bile bilmiyorlardı..
*Ahmedînejad’ın, BM. Genel Kurulu’ndaki konuşması da, bütün siyonistleri ve yandaşlarını rahatsız etmişti. Zira, Ahmedînejad’ın, ‘Güvenlik Konseyi’nin himayesinde olan siyonizmin, Amerika ve Avrupa'daki siyasî ve ekonomik kontrolü de ellerinde tuttukları’na dair sözleri, dünyayı kasıp kavuran banka iflaslarının çoğunun ‘siyonist sermayedârlar’ eliyle olması hasebiyle dünyada daha bir yankı yapıyordu..
Ahmedînejad’ın, 24 Eylûl günü, Amerikan CNN televizyonunda ünlü sunucu Larry King'in proğramında sergilediği tavır ve kendisine sorulan tahrik edici suallere son derece makûl ve Amerikan kamuoyunun alışmadığı mantıkî karşılıklar vermesi de dünyada ses getirdi..
King, ‘Amerika'ya karşı düşmanlıklarının sebebini’ sorduğunda Ahmedînejad, ‘Bizim düşmanlığımız Amerikan ülkesine ve halkına değil, zorbalık dilini kullanmaktan vazgeçmek istemeyen Amerikan Hükûmeti’nedir..’ derken, son derece gerçekçi idi..
King'in, ‘Amerika'nın ve dünyanın en büyük korkusu İran'ın nükleer silahları..’ diye bir cümle kurması üzerine, hemen, ‘Size soruyorum, hangi dünyadan bahsediyorsunuz. Amerikan hükûmetini dünya mı sanıyorsunuz?’; ya da, ‘Biz nükleer silah peşinde değiliz, nükleer enerji peşindeyiz.. Kaldı ki, atom bombası artık siyasî ilişkilerde bir mâna ifade etmiyor. Nükleer bomba zamanı sona erdi. Eğer tersi olsaydı, Sovyetler çökmezdi. Amerika nükleer silahlara sahib, ama Irak ve Afganistan'da başarılı olamıyor.. Nükleer bombalar siyonist rejimi de kurtaramayacak. İran, Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu’yla işbirliği yapıyor, siyonist İsrail rejiminin de aynı şekilde denetlenmesi gerektiğini niçin düşünmüyorsunuz?’ karşı sualini dile getirirken de, Batı insanını sarsıyordu, âdetâ..
Ahmedînejad, King’in müzakere yoluyla çözümden sözetmesi üzerine, ‘Bir ülke gelip sizin topraklarınızı işgal ediyor. Siz nasıl karşılık verirdiniz? Onlarla oturup konuşur muydunuz yoksa ülkenizi mi savunurdunuz? Siyonist rejim, bugün Filistinlileri topraklarından çıkararak varlığını sürdürüyor. Kaldı ki, eğer siyonistlerin dediği gibi bir soykırım gerçekleşmişse bunun bedelini neden Filistinliler ödüyor? Neden, yahudilere Avrupa'da bir yer verilmedi? Yahudilere soykırımı yapan Filistinliler değil Avrupalılardır..’ derken de oldukça mâkul idi..
Evet, Tahran Çarşısı’ndan çıkıp gelmiş, kravatsız, tıraşsız, sıradan birisi ve hattâ diğer devlet adamlarına kıyasla, pejmürde sayılabilecek görünümlu bu adam, o sâdeliğiyle, dünyanın bütün mustaz’af kitlelerine gurur kaynağı olan güçlü mantığıyla, dünya zorbalarını sarstı..
Hakk ve haklılıktan daha büyük güç yoktur, çünkü..
*(VE, SON ‘AĞIZ DALAŞI’NA DAİR: Son söz düellosunun mağlubu, zayıf belge ve iddialarla ortaya çıkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Meclis Başkanı Köksal Toptan ve Meclis’in itibarı idi.. Çünkü, parlamenterlerin dile getirmek istedikleri bir konu varsa, bunun müzakere yeri, Meclis kürsüsüdür. Şahsî dalaşmaları olanlar varsa, tv. kanallarında tartışabilirilerdi.. Ama, Meclis’i şahsî emellerine âlet etmişlerdir. Mîr Dengir Fırat’ın tartışmayı bağlarken, anlattığı yersiz fıkrası ise, o tartışma kadar, o mekânı da daha bir kirletmiş olmalıdır..
Meclis Başkanı Köksal Toptan, o mekânı bu kişilere tahsis etmekle, Meclis’in -varolduğu söylenen- itibarına ağır bir darbe indirmiştir. İki kişinin ağız dalaşı, medyada genelde siyasî yaklaşımlarına göre değerlendirildi.. Hukuk mantığı açısından ise, Fırat, şeklî/formal hukuk mantığı açısından tutarlıydı. Rakibi ise, genelde hukuken geçersiz belgelere dayanıyordu.)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Selahaddin Çakırgil Arşivi