Onlar da insanmış!

Onlar da insanmış!

Ağrı Lisesi'nde okurken Amerikalıların, Avrupalıların, hatta Rus ve Japonların bizden daha zeki, daha akıllı olduklarını düşünürdüm. Bu fikre nasıl sahip olduğumu bilmiyorum. Herhalde ülkelerinin ekonomik "gelişmişlik" düzeylerini hesaba katarak, bu insanların doğal olarak daha üstün zekalı olduklarını, olmaları gerektiğini düşünmüşümdür. Üniversitede karşılaştığım yabancıların bizden daha zeki veya akıllı olmak şöyle dursun, bizim cin fikirlilerin yanında çoğu zaman yaya kaldıklarını görmek şaşırtıcı olduğu kadar keyif vericiydi de!

Birkaç ay önce, tasarımcı Erdem Akan ile yapılan bir konuşmayı not etmiştim. Beni lise yıllarımdaki bu garip fikrime geri götüren, Akan'ın "Ron Arad, Kerim Raşid, Denis Santachiara, Tom Dixon'la çalışma şansınız olmuş. Onlardan neler öğrendiniz?" sorusuna verdiği cevaptı:

"O tasarımcılar benim için yarı Tanrı, yarı insan konumundaydı. Birlikte çalışınca şunu fark ettim: Düşünce sistemimiz, eğitimimiz, tecrübemizle aslında onlardan çok farklı değiliz. Onların da insan olduğunu fark ettim. Bu da kendinize olan güveninizi ve inancınızı artırıyor. Çok iyi tasarımcılar ama onlar da hata yapabiliyor. Onun dışında teknik olarak çok şey öğrendim." (Milliyet İK, 5 Mayıs 2008)

Zekamızın kanatlarını kıran, güvensizliğimizden başka bir şey değildir. Başkalarına bel bağlıyoruz da, kendimize güvenemiyoruz. Kuveyt Emiri El Sabah Villa Moda adlı moda mağazasının tasarımını bu işin ustası sayılan Fransız ve İtalyanlara değil, "çift cidarlı bardak" tasarlayan Erdem Akan'a bırakıyor. Tasarım süreci bizim için çok öğretici:

Cam üreticisi büyük bir firmanın müdürü, "Erdem bazı şeyleri değiştiremezsin, dokunamazsın. Onlar artık gelenekselleşmiş ve kalıplaşmıştır. Mesela Türk çay bardağına ne yapabilirsin ki?" dedi. Bu beni motive eden ilk durumdu. Türkiye'de bir müşteri geliyor, "Siz plastik konusunda tecrübelisiniz ama plastik bahçe mobilyaları konusunda tecrübeli değilsiniz. O yüzden bu işi size vermiyoruz" diyor. Biz de "Daha önce hiç bahçe mobilyası yapmamış olmak bir avantajdır. Çünkü yepyeni bir fikirle yeni ve taze şeyler yaparız" diyoruz. Beyaz bir sayfada kendinizden bile bağımsız oluyorsunuz. Aynı işi, aynı şekilde yapmak garanti belki ama ortaya çıkan şeyler farklı, dünyayı sarsan şeyler olmuyor. Yurtdışındaki firmalar risk almayı biliyor, sonra "Bak İtalyanlar, Fransızlar nasıl yapıyor!" diyoruz. Biz sadece başarı hikâyelerini görüyoruz. Bir tane başarılı projenin arkasında aslında 9 tane başarısız proje var. El Sabah, Ortadoğu'nun sokak çarşısı kültürüyle Batı'nın mağaza kültürünü birleştirmemizi istedi. Personel kıyafetinden içeride çalan müziğe kadar her şeyi üç ayda tasarladık. Kavramsal bir dükkân oldu; Doğu'daki kargaşa var ama içerideki mallar lüks Batı malları. İtalyanların 2007'nin en iyi dükkânları kitabında yer aldı!

Bu satırları okurken, yıllar önce Harvard Business Review'da okuduğum bir söyleşiyi hatırladım. Söyleşi ünlü Japon yazılım şirketi Softbank'in kurucusu Masayoşi Son ile yapılmıştı. Genç Son gittiği ilk büyük müşterisinin "Kaç yaşındasın, tecrüben var mı, sermayen ne kadar?" gibi sorularına şöyle cevap verdiğini söylüyordu: "Çok az param, çok az iş tecrübem var. Ürünüm bile yok, hiçbir şeyim yok. Fakat bu ülkede benden daha heyecanlı, daha fazla başarı arzusuyla dolu insan bulamazsınız. Eğer siz Japonya'da 1 numaralı PC satıcısı olmak istiyorsanız, 1 numaralı yazılım distribütörü ile çalışmak zorundasınız. O benim işte! Kanıtım yok, fakat kendime güvenim çok…" (HBR, Ocak-Şubat 1992.) 1981 yılında kurulan Softbank'in 2008 satışları 340 milyar Yen (yaklaşık 3.5 milyar $).

Bu özgüven bizde niçin yok, demeyeceğim. Çünkü artık var. 2004 yılında kurulan ve Bioder markasıyla iç pazarda haklı bir şöhrete ulaşan Türk eczacılık şirketi Biota'nın satışları 100 milyon doları aşmadan genç patron Cihat Dündar küresel marka olma yolunda kolları sıvamışa benziyor:

"Bu zorlu bir süreç. Çünkü Türkiye'den daha önce bir dünya markası çıkmadığı için dünya markasını yönetme konusunda yetişmiş insan yok. Avrupa'da bu konuda yetişmiş işgücü fazla, medya satın almadan ürün ambalajına kadar her ayrıntıyı düşünüp markayı iyi yönetiyorlar. Ne kadar büyük hedefleriniz olursa olsun, ne kadar iyi ürününüz olursa olsun; dünya markası olabilmeniz için iyi marka yöneticilerine ihtiyacınız var. Bu alt yapıyla Türkiye'den dünya markası çıkması zor. Bir defa yurtdışına çıkmak konusunda bir korku var. Öncelikle aşağılık kompleksimizi yenmemiz lazım." (Milliyet İK, 30 Haziran 2008)

Kriz kimler için var, biliyor musunuz? Korkudan ayakları titreyen, aşağılık kompleksini yenemediği için kişi yahut örgüt zekası hiçbir işe yaramayanlar için! Krizin anayurdu Amerika'da yüzlerce kişinin Chicago'daki Apple merkezi önünde kuyruk olduklarını görmüştüm geçen ay. 199 dolara iPhone almak istiyorlardı. Ben de içeri daldım. Meğer telefonu (affedersiniz, telefon değil, ifon) satın alabilmek için aylığı 69 dolardan iki yıllık AT & T abonesi olmak gerekiyormuş. Kısacası, zekasını bileyip aklını kullanabilenler asıl voleyi krizlerde vuruyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi