Muhsin Meriç

Muhsin Meriç

Mesnevi’den hüsnü zan dersi

Mesnevi’den hüsnü zan dersi

Çok değil üç gün sonra yarısını geçeceğimiz Ramazan-ı Şerif için “Elveda!” demeye başlayacağız bile.
Ramazan ayı, gerçekten ruhumuzun baharı! İlahi terbiyeye muhatap olan kalpleri tertemiz ediyor.
Bir dostum, bir Ramazan meclisinde, “Gıybet ve suizan toplumu olduk!” diye yakındı ve ekledi: “Ramazan ayında nispeten azalsa da tam gaz cemiyet hayatında gıybet ve suizan hastalıkları bulaşıcı bir hastalık gibi yaygın!”
Bediüzzaman Hazretleri, Mesnevî-Nûriye’de çok önemli dört çeşit hastalığın dördüncüsü olarak ‘sû-i zan’na dikkat çeker ve şöyle der:
“Evet, insan hüsnü zanna [güzel düşünmeye] memurdur” diye başlayan paragraf ders dolu şu satırlarla devam eder: “İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Sû’-i zan saikasıyla kendisinde bulunan sû’-i ahlâkı, başkalara teşmil etmemelidir. Ve başkaların bazı harekâtının, hikmetini bilmediğinden, takbih etmemelidir [ayıplamamalıdır]. Binaenaleyh eslaf-ı izamın [geçmişteki büyük zatların] hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû’-i zandır. Sû’-i zan ise, maddî ve manevî hayat-ı içtimaiyeyi [toplumu] zedeler.” (s. 55, Osmanlıca Esas Nüsha)
Mesnevî-i Nûriye’den yaptığım bu iktibas üzerine, toplumdaki suizan ve gıybet hastalığından yakınan dostumla, Mesnevî-i Şerif’ten aşağıdaki hikâyeyi okuduk. Kör Adamın Kur’ân okuyuşu emînim sizin de rûhunuza Cennet lezzeti serpecektir:
“Fakir bir şeyh, günlerden bir gün kör bir ihtiyarın evinde bir mushaf gördü. Temmuz ayı idi. Şeyh ona misafir oldu. Böylece her iki zâhid, birkaç gün beraber bulundular. Şeyh kendi kendine ‘Burada mushafın ne işi var; bu derviş kör?’ dedi. Bu düşünce ile aklı karıştı. ‘Burada bu kör dervişten başka kimse de yok!’ diyordu. ‘Burada kör derviş yalnız bulunuyor. Duvarda da mushaf asılı duruyor. Ben ev sahibime bunun sebebini soracak kadar sersem ve bunak değilim. Acaba sorsam mı? Hayır; susayım, sabredeyim de muradıma ereyim.’ Bu merak ve sıkıntı içinde birkaç gün sabretti. Sonunda iş aydınlandı. Çünkü sabır, ferah ve neşenin anahtarıdır. Kör bir ihtiyarın evinde, duvarda bir mushafın asılı bulunmasını merak eden misafir sabretti. Sonunda o zor iş açıklandı. Bir gece yarısı Kur’ân sesi işitti ve uykudan sıçrayıp kalktı, şu şaşılacak hâli gördü:
Kör ev sahibi Kur’ân’ı yanlışsızca okuyordu. Artık sabredemedi ve kör adamdan o hâli sordu. ‘Körlerin gözleri görmediği hâlde, nasıl olur da Kur’ân’ı okuyorsun? Nasıl oluyor da satırları, harfleri görüyorsun? Hem de eğilmişsin, okuduğun satıra bakıyorsun; elini âyetlerin harfleri üstüne koyuyorsun? Okudukça parmağını yürütüyorsun, harflere bakıyorsun; herhâlde onları görüyorsun?’
Kör adam, misafir şeyhe dedi ki: ‘Ey insan bedeninin ne büyük bir san’at eseri olduğunu bilmeyen kişi! Bu hâli, Allah’ın yaratma gücü ve kudreti için çok mu görüyorsun da şaşıyorsun? Ben, Allah’a yalvardım da; ‘Ey kendisinden yardım dilenen Rabbim!’ dedim. ‘Bir kimse canına ne kadar düşkünse, ben de Kur’ân okumaya öylesine düşkünüm. Hâfız da değilim; okuyacağım zaman gözlerime kesintisiz bir nûr ver de âyetleri apaçık, duraklamadan, yanlışsız okuyabileyim!’ Allah’tan bana bir ses bir nidâ geldi: ‘Ey Kur’ân âşıkı! Ey ibâdet eden, iyi işler yapan, insanlara yararlı olan; ey her zahmette, her dertte bizden ümidini kesmeyen kulum! Senin güzel bir zannın [hüsnü zannın], hoş bir ümidin var ki onlar sana her an; ‘Daha da yüksel, daha da yüksel!’ demektedirler. Ne zaman Kur’ân okumayı istersen yahut dinî kitapları okumayı dilersen, ey üstün varlık, kitabı eline alınca onu rahatça okuman için gözlerini, yani görme yeteneğini sana geri vereceğim!’ Dediği gibi de yaptı. Okumak için Kur’ân’ı açtığım zaman, her şeyi bilen hiçbir işten gafil olmayan o büyük varlık, o ulu padişah, o eşsiz benzeri olmayan sultan; görüşümü bana geri verir. O vakit ben gece karanlığını gideren bir çerağ gibi olurum. İşte bu yüzdendir ki velî, Hakk’a takdir buyurduğu şey için itirazda bulunmaz. Çünkü Allah ne alırsa ona karşılık bir ihsanda bulunur. Bağını yakarsa sana bağ dolusu, bol bol üzüm ihsan eder; sana yas içinde düğün bağışlar. Kaybettiğimiz büyük ve değerli bir şey bile olsa, mademki bize karşılık olarak büyük ihsanlarda bulunuyor, şu hâlde itiraz etmek bizden gitti. Mademki bana ateşsiz bir hararet geliyor, şu hâlde ateşimi söndürse de razıyım. Yani Hakk bana sebepsiz lütuflarda bulunuyor, sebep elden kaçarsa râzıyım. Çerağsız, mumsuz aydınlık verdikten sonra çerağın, mumun sönmüş; ne diye feryad ediyorsun?”
İki Mesnevi’den aldığımız hüsnü zan dersi, bize ilaç gibi geldi. Umarım siz de istifade etmişsinizdir.
Hayırlı Ramazanlar efendim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Muhsin Meriç Arşivi