İsim yapmak!

İsim yapmak!

İnsanlar iki türlüdür: Kimi tarihe oynar, kimi tribünlere…
Tarihe oynamak demek, yaşarken anlaşılmamak demektir çokça. Kızgın kalabalıkların boy hedefi olmaktır aynı zamanda. Yok yere suçlanmaktır. Hak etmediği muamelelere maruz kalmaktır. Sahte kahramanlar alkışa ve pohpoha boğulurken, şövalyece kahramanlıkların ihanet olarak görülmesidir.
Hayatına mal olacağını bilse bile, vatan ve milletin kazancını kendi kazancı görmektir.
Tarihe oynamak, bazılarının sandığı gibi rol kesmek değildir. Bu oyun bütün kazanımlarını, sevdiklerini ve hayatını ortaya koyarak oynanır. Onun için yürek ister. Ve sanıldığından daha zordur; tarihe oynamak.
Asıl kahramanlık; bütün bunları gördüğü halde, eyyamcılık yapmamak, haksızlıkları; düşman saldırılarını göğüsler gibi göğüsleyebilmektir.
Yer yer derdini; kendini kimselere anlatamamaktır. Sağır ve gözü dönmüş kalabalıklara sesini duyuramamaktır; haykırsan da, yalvarsan da… Bazen gerek de kalmaz zaten; sağır duvarlara konuşmak faydasızdır; o nedenle haykırmak istediğiniz ses, boğazınıza düğümlenir.
Çakma kahramanların böyle dertleri yoktur; olmaz. Ağızlarını açmadan, alkış tufanı seslerini tıkar boğazlarına. Yaşaaaaaaaa! Varoool!
Gerçek kahramanlar, hapislerde çürür, sürgünlerde nisyana mahkum edilir de, sahte kahramanlar el üstünde tutulur. Büyük kurtarıcı pozları, değil jest ve mimiklerine, adeta zerrelerine zerk edilmiştir. Bir müddet sonra halkın pohpohları o hale gelir ki, kendileri de vazgeçilmez olduklarına inanmaya başlarlar. “Ben olmasaydım…” la başlayan cümleler hiç eksik olmaz dillerinden. Mütevazi (!) takılmaları gereken yerlerde, “Ben olmasaydım…” diyemediklerinde, yağdanlıkları devreye girer; “O olmasaydı…”
Şişkin egolarına bakılırsa, hâzâ liderdirler. Tahakküm ve sulta kurmakta üstlerine yoktur. Güç kullanmak iktidar olmak demekse, maharetleri karşısında şapka çıkarılır. Tribünleri gaza getirmekse iş, değme amigolar ellerine su dökemez.
Taraftar edinmek kadar düşman edinmeyi de önemserler. Çünkü bilirler ki, düşmanları olmadan taraftarları olmaz. Habire düşman kazanmaya bakarlar. Kavga çıkarmak en iyi bildikleri iştir. Sürekli bir mücadelenin içinde görünürler. “Ne yaman adam” denmesidir tek gayeleri; “Ne yaman adam, gözünü budaktan esirgemiyor.”
Bu imajın pekişmesi için sürekli yüksek volümlü konuşurlar.
Böylelerinin dertleri liderlik yapmak değil, isim yapmaktır. “İsim yapmayı liderlik yapmaya tercih etmeleri” yetenek, birikim ve donanımlarıyla da alakalıdır. Yani bu bir yanıyla kifayet sorunudur. Liderlik birleştirici, bütünleştirici olmayı gerektirir. Oysa şovmenlerin böyle bir kaygıları olmaz. Laf giydirmeyi marifet bilirler. Hır çıkarmayı da… “Nasıl geçirdim ama…”nın hazzını hiçbir şeyde bulamazlar. Şakşakçıları da mütemadiyen gaz verir, “Helal sana başkan… Nasıl madara ettin!”
Kişilik gösterisini kişilik zannetmeleri en büyük yanılgılarıdır. Oysa kişiliğin ortaya sürülmesi çiğlik alâmetidir; ki biz buna kişiliksizlik diyoruz. Üç kuruş etmez kişilikler, işporta malı gibi, sokak tezgahlarına düştükçe, bunlar piyasalarının arttığını düşünebilirler. Cazgırlar tezgahlarına düşen mallar için avaz avaz bağırsalar n’olur! Değerleri mi artar! Gazeteler, televizyonlar, kanaat önderleri ilmek ilmek örerek muhteşem (!) kariyer inşa etseler ne çıkar!
Tarih, tarihe oynayanlar için de tribünlere oynayanlar için de er geç hükmünü vermeyecek midir? Hüküm vermek için acele etmeye hiç gerek yok; bugünün değer yargılarının da, hükümlerinin de yarınlarda tedavülden kalkmış olacağına hiç kimsenin şüphesi olmasın. Yarın, tarihin hüküm penceresinden bugünlere bakanlar, belki bu komediye gülecekler katıla katıla… Belki trajikomik gelecek bu maskaralıklar; üzülecekler. Belki de bizlerin aptallığına gülmek mi lazım, ağlamak mı bilemeyecekler. Şu bir gerçek ki, tarih hükmünü verdiğinde yıldız bellediklerinizin yaldızları dökülecek; sırrı dökülmüş tencere gibi sırıtacaklar!

Not: Bu yazının kişilerle, kurumlarla hiç bir ilgisi yoktur.
Ancak ne var ki, Saadet Partisi’nde suların durulmaması, yazının birileri düşünülerek yazıldığını akla getirebilir. Bu hazır elbise bazılarına cuk diye oturuyorsa kim ne yapabilir! Kaldı ki, bu yazının birileri düşünülerek yazılmadığını söylesem de, “İsim yapmayı liderlik yapmaya tercih etmeleri” yargısını, SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş Bey’i düşünerek yazdığımı inkâr edecek değilim.
Zira kendisi isim yapmıştır ama, seçime sayılı günlerin kaldığı şu günlerde, parti / teşkilat akla karayı birbirinden ayıramayacak kadar birbirine girmiştir. Muradı buysa kutlamak gerek. Ne ki Milli Görüş’ü birbirine katmak, isim yapmaksa da, liderlik yapmak demek değildir.





Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi