Faruk Çakır

Faruk Çakır

Çocuklarımız tehlikedeyse biz neredeyiz?

Çocuklarımız tehlikedeyse biz neredeyiz?

Bütün dünyada çocuk haklarını savunmak için kurulmuş olan ve çalışmalarında “Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi”ni esas alan Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu UNICEF, “Türkiye’de Çocukların Durumu” başlıklı bir rapor hazırlayarak çok önemli bir konuya parmak basmış.

UNICEF’in ‘’Türkiye’de Çocukların Durumu’’ raporuna göre, Türkiye’de çocuklar, toplumu dönüştüren demografik, ekonomik, siyasal ve küresel güçlerin etkisiyle bir yandan daha fazla fırsattan yararlanabilirken, diğer yandan da giderek kırılganlaşıyor. Hızlı şehirleşmeyle birlikte iç göçler bütün şokları ve belirsizlikleriyle sürerken, ekonomik modernleşme ve liberalleşme devam ediyor, geçim imkânları kırılganlaşıyor. Aile ve komşuluk bağları zayıflarken, yeni topluluklar ortaya çıkıyor. Toplumun bütün kesimlerinde kişisel istekler kabartılıyor, kişisel tüketim toplumsal statünün ve özsaygının başlıca kaynağı haline geliyor, ancak eşitsizlikler de giderek daha görünür oluyor.
Aynı rapora göre, değer sistemleri sorgulanıp erozyona uğruyor. Kuşaklar arası çatışmalar hız kazanıyor. Hayat şartları giderek daha rekabetçi özellikler kazanıyor, yeni suç ve sömürü biçimleri ortaya çıkıyor. Nüfusu hızla artan Güneydoğu’da sosyal gerilimler ve sürmekte olan siyasal gerilimler, şiddet ve terörizmle daha da keskinleşiyor. (AA, 5 Nisan 2011)
Türkiye dahil 158 ülke ve bölgede çocukların sağlık ve beslenme, eğitim, korunma ve yaşama haklarını sağlamak için çalışan uluslar arası bir kuruluşun yaptığı bu tesbitler belki ilk defa yapılan tesbitler değil. Ancak bu tesbitleri kim yapmış olursa olsun doğru ve haklı tesbitler. Bir bakıma problem ortaya konulmuş ve herkese “Çare bulun” denilmiş. O halde, Türkiye’yi idare edenlere düşen görev, ortaya konulan bu ciddî probleme kalıcı çareyi sunabilecek çalışmaları yapmaktır.
Sıralanan problemleri tekrar hatırlamak gerekirse; aile ve komşuluk bağları zayıflıyor, kişisel istekler kabartılıyor, tüketim toplumsal statünün kaynağı haline geliyor, değer sistemleri sorgulanıp erozyona uğruyor, yeni suç ve sömürü biçimleri ortaya çıkıyor, Güneydoğu’da sosyal gerilimler şiddet ve terörizmle daha da keskinleşiyor.
Peki bütün bu tehdit ve tehlikelere karşı Türkiye ne gibi çarelerle karşı koyacak?
Risâle-i Nur’un müellifi Bediüzzaman Said Nursî de yıllar önce Türkiye’yi idare edenlere aynı soruyu şöyle sormuştu: “Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan Garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir vebâ, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa, İslâm cemiyetinin ter ü taze îman esaslarıyla mı?” (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, s. 543)
O gün sorulan bu soruya doğru cevaplar verilemediği, daha doğrusu gereği yapılmadığı için maalesef bu günlere geldik ve bugün “Çocuklarımız tehlikede” diye feryad ediyoruz. Doğrudur, çocuklarımız tehlikede; ama belki onlardan daha önce biz tehlikedeyiz! Bu öyle bir tehlike ki, tehlike içinde olduğunu bile insanlara hissettirmiyor. “Zehirli bal”larla günümüzü gün ediyor, “müstehcenlik batağı”nda kıvranıp duruyoruz.
Çocuklarımızı, kendilerini tehdit eden düşman ve tehlikelerden koruyabilmek için önce kendimizi kurtaralım. Elbette, “İslâm cemiyetinin ter ü taze îman esaslarıyla!” Başka çare arayanlar sadece ömrünü değil, ‘akıl sağlığını’ da kaybeder.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Faruk Çakır Arşivi