Amerikan soslu Türk milliyetçiliği..

Amerikan soslu Türk milliyetçiliği..

YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz öyle bir milliyetçilik tarifi yaptı ki malzemesi farklı, kokusu farklı.

Kerameti kendinden menkul bir milliyetçilik bu. Amerikan soslu bir Türk milliyetçiliği, yerseniz.

Siz isterseniz buna Türk milliyetçiliği soslu Amerikancılık da diyebilirsiniz.

'Ulusalcı” değil ama 'Türk milliyetçisi' Gürüz. Böylece 'ulusalcılar'la arasına bir çizgi çekti.

Aslına bakarsak Gürüz'ün Türk milliyetçiliğiyle 'ulusalcılar'ın felsefe olarak özde pek bir farkı yok.

Ulusalcılar 'anti-Amerikan' takılıyor, Gürüz ise 'Amerikancı.'

Bizim ulusalcılar ne idiğü belirsiz bir Avrasyacılık peşindeler, Gürüz ise kerameti Atlantik ötesinde arıyor.

Gürüz'ün Türk milliyetçiliği ABD'nin politikalarıyla örtüşüyor. Çünkü ABD'nin dünyayı kurtaracağına inanıyor Gürüz.

Dünyayı faşizmden de, komünizmden de Amerika kurtarmamış mıydı?

Kurtarmış mıydı, paylaşmış mıydı dünyayı acaba?

“Türkiye Cumhuriyetinin çıkarları ABD çıkarlarıyla örtüşüyor. Osmanlı bu tercihini Almanlardan yana kullandığı için battı” diyor Gürüz.

Tarih de bilmiyor Gürüz.

Oysa dönemin Amerikası olan İngiltere'nin çıkarlarıyla Osmanlı'nın bütünlüğü hiiçç çakışmıyordu.

Osmanlı'nın batırılmasının sebebi bu.

Demirel'i çook seviyor ama oyunu CHP'ye veriyor Gürüz. CHP'nin başında Demirel olsa her şey fıstık gibi olacak.

Öte yandan “Türkçe bilim dili değildir” sözü de Gürüz'ün Türk milliyetçiliğiyle asla ve kat'a çelişmiyor.

Elinden gelseydi üniversitelerde eğitim dili İngilizce olacaktı.

Oysa Ezan'ın Arapça okunması Gürüz'ün Türk milliyetçiliğiyle taban tabana zıt. Üniversitelerde İngilizce eğitim dili olsun ama Ezan Arapça okunmasın.

Arapça ezan Türkiye'yi İslam dünyasına bağlıyor, dolayısıyla ümmetçiliğe yarıyor ezan.

Bu da Türk milliyetçiliğine uymaz.

Gürüz'e göre Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsüyle ilgili olarak verdiği kararı onaylamayan herkes “dinci”.

Demek ki mahkeme kararına göre inançlarını gözden geçirmeyenler de Gürüz'ün Türk milliyetçiliğinden fersah fesah uzaktalar.

Gürüz diyor ki, “İmam hatipten çıkıp kaymakam olunmaz, imam hatipten çıkıp öğretmen olunmaz, vali olunmaz”

İmam Hatip'ten çıkanların kaymakam, vali ve öğretmen olduklarını da ilk kez duyuyoruz. Ne zamandan beri lise mezunları vali, kaymakam, öğretmen oluyorlar?

Üniversite mezunlarının bu görevlere sınavla atandıklarını sanıyorduk, demek ki yanlışmış bildiklerimiz

Kısacası Gürüz eski Türk milliyetçiliğine yeni adetler getiriyor, uyan uyar, uymayan kendisine başka bir ideoloji bulsun.


Eğer öyleyse!

“Hürriyet” logosunun altındaki “Kurucusu Sedat Simavi: 1896-1953” ibaresi kaldırılmış. Normalde bir gazetenin patronu değişse bile gazetenin tarihi, tarihi misyonu önemli. Acaba Türkiye'nin yeni bir döneme açılıyor olmasının bu logo değişikliğiyle ilgisi mi var? Hürriyet'in tarihi misyonuna damgasını vuran “Sedat Simavi” adının logodan çıkarılması, Hürriyet'in yeni döneme kendini hazırlama eğilimini mi yansıtıyor?

Sedat Simavi'nin Hürriyet'i çıkardığı tarih 1948'dir. Türkiye 1946 seçimleriyle çok partili sisteme geçmişti. Dünyada da soğuk savaş dönemi başlamıştı. Simavi'lerin Hürriyet'i hatırlarsanız, devletin merkezine yakın bir yayın politikası izledi hep. Aydın Doğan da kendi üslubunu yansıtmakla birlikte Simavi'lerden devraldığı Hürriyet'i aşağı yukarı aynı çizgide devam ettirdi. Logodaki Sedat Simavi ismi bir simgeydi her şeyden önce. Eğer öyleyse yakın bir gelecekte bu değişikliğin logo ile sınırlı kalmayacağını söylemek mümkün.

Sadece Ertuğrul Özkök'ün kaptanlıktan ayrılması bu değişikliğin göstergesi olmaz. Çünkü Özkök, Hürriyet'in rota değiştirmesine en iyi uyum sağlayacak bir isim. Unutmayalım, Emin Çölaşan'ın işine son verilmesi ilk işaret fişeğiydi ve bu fişeği ateşleyen de Özkök oldu. Acaba ikinci fişek ne zaman patlayacak, ben asıl onu merak ediyorum.


Pes doğrusu!

Aylar önce Kemal Derviş'in aday olmayacağını yazmıştım. Kemal Derviş hakkında biyografik kitap yazmış biri olarak, az çok bir fikrim var. Derviş aday ilan edilseydi, benim için sürpriz olacaktı. Başka isimler de telaffuz edildi ama öncelikli olarak iki isim öne çıkmıştı, Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin. İşin doğrusu CHP adayının Gürsel Tekin olmasıydı. Bu riski göze almalıydı Baykal, almadı, reklam değeri olan Kılıçdaroğlu'nu tercih etti.

“Pes doğrusu” diye attığım başlık bununla ilgili değil elbet. Önceki gün İnternethaber'de “CHP Gürsel Tekin diyecek” başlıklı yazısında Hadi Özışık, “Başkan toto oynamayacağım bu sefer, direkt olarak Baykal'ın bir iki gün sonra açıklayacağı adayı ben buradan açıklıyorum... Hem de aldığım kesin bilgiye dayanarak.

CHP, İstanbul'daki yarışa Gürsel Tekin'le girecek! Hayırlı olsun...” diye yazmıştı.

CHP'nin adayı Kemal Kılıçdaroğlu olarak açıklandı. Bir de ne görelim dersiniz sevgili okurlar, Hadi Özışık'ın yazısının başlığı “CHP Kılıçdaroğlu diyecek” diye değiştirilmemiş mi? Yazı aynı kalmış, sadece Gürsel Tekin ismi gitmiş, yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelmiş. Sehven olsa, bir not düşülürdü.. Yanlış bir bilgi, doğru çıkmayan bir duyum sözkonusuysa, o da her gazetecinin başına geliyor. CHP, adayını Kılıçdaroğlu olarak açıkladığına göre, “Vay be adam ne güzel tutturmuş, helal olsun” mu diyeceğimiz şimdi. Birader tutturamadın işte, bırak öyle kalsaydı yazı. Okuyucuyu aptal yerine koymaktansa, öyle kalması daha yakışık alırdı.


Lobilerin mektubu yanlış adrese gitti!

Türkiye'nin Gazze'deki katliama tepki göstermesi Amerika'daki Yahudi lobilerini pek kızdırmış. Beş lobi bir araya gelmişler ve Başbakan Erdoğan'a bir mektup yazmışlar, Türkiye'de İsrail'e karşı gösterilen tepkileri 'anti-semitizm'in yükselişi olarak yorumlamışlar.

Gazze'de katledilen Filistinlilerin üçte birinin çocuklar olduğunu görmezden gelmiş lobiler. Bunun kaç çocuk ettiğini bilmiyor olamazlar. Biliyorlar, ama önemsemiyorlar demek ki. Demek ki gözlerini kopkoyu bir “İsrailcilik” bürümüş. Bu yüzden Siyonizme gösterilen tepkilere “anti-semitizm” diyorlar. Öyle olmasaydı, Gazze'deki katliama lobilerin de tepki vermesi gerekirdi. Vermediler, ama insani tepkilere tepki verdiler.

Lobiler Başbakan Erdoğan'a mektup yazmak yerine siyonist politikaların anti-semitizmin fırınına odun taşıdığının farkına varsalar, daha doğru bir iş yapmış olurlardı. Endişe duymaları gereken tek şey bu çünkü. Bu yüzden mektubun adresi Başbakan Erdoğan değil Olmert olmalıydı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi