Nihat Bengisu

Nihat Bengisu

Endülüs’te ezan ile gelen terapi

Endülüs’te ezan ile gelen terapi

Endülüs gezimizden sonra daha da derinden fark ettim ezanın, hatta minarenin terapi gücünü. Sizinle de paylaşmak isterim.
Ezanlar; lahuti bir sema dinletisidir; hemen her insanı derinden etkiler; rehabilite eder. Farkında olmadan tiryakisi olup bekleriz ezan sesini. Yurtdışına çıkışlarda çok daha iyi hissederiz ezanın yokluğunu ve gurbetin derinliğini. Minareden ses gelmeyince huzursuzlanırız; mescide pek gitmiyor olsak bile, sebebini merak ederiz:
“Hoca mı gecikti veya unuttu mu veya başka bir hal mi oldu?” diye sorarız. Yine de ezanlar sık sık apansız yakalar bizi; çünkü genelde dünya gailesine dalmış veya uyumuş kalmışızdır. Hele de sonbahar ve kış aylarındaki ikindi ve akşam ezanları pek çabuk gelir ve hep de işler bitecek kıvama gelmediği bir demde, günün bitmek üzere olduğunu haykırır bize. “Hay Allah! Yine akşam oldu. Neyse, şimdi ezan vakti; sonra bakarız” deriz; teneffüse çıkarız. Teneffüsler hep hoştur; okuldan biliriz. Ezanlar teneffüstür. Teneffüs yenilenmedir, soluktur.
Her nerde, ne halde ve ne kadar uzaktan gelirse gelsin; hele gurbette; hoş bir sema ve seda ile mahallede ve yamaçlarda yankılandığında, onun, Allah ile buluşmaya bir çağrı olduğunu biliriz. Bu bilgi evrenseldir.
Hele de seherde, aşklı bir müezzinin hançeresinden dile gelen “saba” makamında bir ezan; namazda gözü olmayanda dahi bir huzur, gönüllerde bir surur ve neşve penceresi açar. “Ezanda kulağı, namazda gözü” olanlar; hasretle bekledikleri veya tiryakisi oldukları Sevgili’nin sesine yönelir. Başka bir ahvale, başka bir mod’a geçer; ezanla rezonansa girer. Musalliler; söz vermişçesine, randevusuna koşarcasına mescidin yolunu tutar. Daha da tiryakisi olanlar, önceden mescide teşehhüde varıp ezanı orada, yerinde, ayn-el yakin terennüm eder.
Ezan; lahuti bir sema dinletisidir. Ezanı işiten her mü’min, hemen edepli tertibe girip üstüne başına çekidüzen verir, lakırdıyı keser; dinlemeye durur. Daha da anlam yükleyenler kıbleye dönüp, hem de ellerini bağlayıp; huşu ve hudu içinde, boynunu kırıp, ezan bitene dek bekler. Abdesti olmayanlar veya nur üstüne nur donanmak isteyenler; bir ömürdür bilip ettikleri bir eyleme; yeni başlıyormuş gibi, ıpıl ıpıl heyecanla, dua sadedinde mırıltılarla çeşme başına seğirtir yeniden temizlenir.
Ezanın nağmeleri; gün boyu, her türden notasız sesle ve masiva ile kirlenen kulağındaki ve yüreğindeki pası yeniden silerken; o da serin ve taptaze bir abdestle da zahiri kirini yıkar, yeniden nurlanır. Kalbinde neşve ve dilinde zikirle mescide yöneldiğinde, ezanla birlikte birtakım terapiler başlamıştır bile, bedeninde.
Ezan; dünya döndükçe doğudan batıya her yeni meridyen üzerinde, aynı anda göklere yükselen bitimsiz bir semadır; evrensel bir senfonidir. Sema ve müzik evrensel bir psikoterapi aracıdır.
Ezan; daha da müşahhas, daha da canlı bir grup terapisine, yani mescite, yani cemaate, yani Şafi olan, yegane şifa verici olan Rahman’a çağrıdır. Ezan günde 5 kez viziteye davettir. Her 5 vakitte bir tekrar edilen bu ritmik semavi seda; zamanla musalli kişilerde hem bir biyolojik saat, hem bir mekan, hem bir zaman, hem bir yön ve istikamet, hem aidiyet ve hem bir tek kıble bilinci oluşturur. Kişi, hayatını, her gün birkaç dakika kayan namaz ve oruç vakitlerinden oluşan bir saat ve takvime göre hesap edip düzenlemeyi öğrenir. Her vakitte kısa bir “dakika” hesabı yaparken matematik bilgisi, onunla ilgili zihinsel hesap merkezi korunur. Matematik ve tefekkür; tertil ile okunan virdler; nöronlarımız için birer terapi sebebidir.
Beş vakit ezan ve namazla proğramlanan günlük hayat, özellikle hastalık, yaşlılık ve emeklilikte, kişiyi tek düzelikten çıkarır; senil demanstan önemli ölçüde korur ve rehabilite eder.
Ezan komutu ile disiplinize edilen ve hep güncellenen hem günlük, hem de ömürlük hayat; nöropsikiyatride, Alzheimer ve senil demans denilen bunama illeti için hem bir koruma, hem de bir terapi veya rehabilitasyon yöntemidir.
Nöropsikiyatristler, bunalımlı ve bunamalı hastalarını; buna benzer saatli, ritmik, düzenli, bir günlük meşguliyete zorlarlar; şiir ve muski dinlemeye teşvik ederler. Ezan da bir şiir ve musikidir.
Musalli bir kişi, bir ömür boyu, asgariden bir ezan ve namaz disiplini içinde yaşar, her vakitte müezzinle birlikte ezanı tekrar eder ve peşinden duasını vird edinirse; kolay kolay bunama hastalığına duçar olmaz. Olsa bile bunların tedavisi daha kolaydır. Çünkü onların ezan, namaz veya oruç ile düzenlenmiş bir vakit cetveli veya programı zaten elde hazırdır ve hekimin işi kolaylaşır.
Dolayısı ile, ömrü namaz olanların kulağı da ezanda olacağı için; ibadete bir çağrı olan ezandan bile kazanımları bu kadar olacaksa, namazdan kazançlarını varın siz hesap edin.
Ezan; Muhammedi aidiyetin ve dar’ül İslâm’ın, emanın ve de selametin ilanıdır. Bu aidiyetin her beş vakitte bir açık alınla dünyaya bir ilanıdr. Aidiyet duygusu; kişinin huzur ve güvende olması açısından elzemdir. Gizli aidiyet ne kadar ezici ise; yerden göğe, herkese en gür sedalarla duyurulan bir aidiyet duygusu; ne kadar ferahlatıcı, hem de ne kadar da göğüs kabartıcı ve dolayısı ile ne kadar da güven artırıcıdır. Üstelik bu güven, birebir kendisi gibi düşünen ve inananlar ile aynı safta günde 5 kez tescillenir ve tekrarlanırsa; bu da bir toplu terapi demektir.
Toplu terapinin önemli bir amili olan cemaat; cami arkadaşını tâ bahçe kapısında, avluda hayr ve dua ile, muhabbetle karşılar. Onu kucaklayıp, musafahalaşıp bağrına basar. Safta ona yer verip omuz omuza hep birlikte aynı Rabb’in huzurunda, hamde, zikre ve şükre durur. Birlikte, onun için ve sevdikleri için, benzer niyetlerle ve virdlerle dua ederler. Bu da bir grup ve nöropsikiyatrik terapidir.
Her bir kişi için güven ve emniyet duygusu önemlidir. Genelde en iyi güven ortamı aile, ikinci güven ortamı ise cemaat, arkadaş veya benzer bildik ve alışık topluluklardır. Güvenli ortam; kişinin şahsına ve ürettiğine, fikrine, zikrine saygı duyan, kaale alan, takdir eden, öz güven veren ve nihayette, rehabilite eden ortamdır. Özgüvenli kişi, en sağlıklı, en üretken, en başarılı, en özverili kişidir. Bu süreç, birçok süreç gibi ezanla başlar. Hayatımız da öyle değil mi? Tâ kundakta iken, ismimiz konurken, “hoş geldin” babından kulağımıza okunan ezanla başlar ve musallada o ilk başta verilen adımıza okunan ezan ve sala ile öteki alem uğurlanırız.
İslâm şehir mimari tarzında cami minaresiz olmaz; minare, caminin şearidir. Minare de ezansız olmaz; ezan minarenin şearidir.
Minare, ezan-ı Muhammedi’yi uzaklara, mümkün olan en uzağa duyurmada etkili bir sanatkarane ve özgün yapıdır. Aynı zamanda İslâm beldesini de, mahallesini de, camisinin de; yine tâ uzaktan görsel olarak tescil eden nişanesidir. Bir yerde minare varsa, altında cami de, cemaat de, hoca da, bir bilge kişi de, çeşme de, belki bir aşevi de, hatta maaş ve iş, misafir gibi, yeni bir komşu gibi sürpriz şeyler de var demektir. En önemlisi; din kardeşleri, adil ve merhametli bir yardım eli veya daha da güzeli; o mahallenin, o kentin akilleri var demektir. Bu veriler hep bir terapi vesilesidir.
Bir yerde ezan sesi var ise, artık orada stres, elem yoktur; artık orası Afrika’nın Ümit Burnu’ndaki Capetown da olsa, Endülüs’teki Kurtuba da olsa, Filistin’deki Kudüs de olsa, her taraf İslâm düşmanı da olsa; fark etmez.
Minareler ve ezanlar Müslüman mahallelerinin süsü ve özgün silueti, nirengi direği, yön, saat ve adres göstergeleri; İslâm san’atının özgün eserleridir. Hususen de İstanbul, Bağdat, Şam, İslâmabad gibi İslâm san’atının zirve yaptığı şehirler ve beldeler; ufuklarında sıralanan beyaz kalemler gibi, incecik minareleri ve altında parıldayan kubbeleri olmasa idi; şimdiki özgün siluetinde ve güzelliğinde olabilir miydi? İstanbul’u, kendine bu kadar hayran kılan, 5 vakit ezanı göklere yükselten, gönlümüzün ve gözümüzün sururu minareleri değil mi? Unesco’nun genel başkanının demecini okudum iki ay önce:
“Yeni kapıdan gelip Haliç’ten, bir köprü üstünden Taksim’e gidecek olan tünele neden itiraz ettik? Çünkü Süleymaniye’nin silüetini engelleyecekti. Ben Napoli’de oturuyorum; ama onbeş günde bir dayanamayıp İstanbul’a geliyor ve ufuklarındaki siluetini seyrediyorum; rehabilite oluyorum” diyor.
Ezanı biraz daha özgün ve cazip ve etkili kılan; sırf ona özgün olsun, şahid olsun diye ufuklara dizilmiş minarelerdir. Ama minareyi de asıl özgün, onurlu ve Müslümanları da daha özgür ve gururlu kılan; ezanlardır. Bu aynı zamanda bir sema ve mimari sentezi ve estetiğidir. Bazı gayrimüslimleri kızdıran veya kıskandıran da bu ses ve mimari estetiğidir. Endülüs’ü tarumar eden 2. Ferdinand ve karısı Pasaklı İsabel’i de çileden çıkaran da bu estetik olmuş:
“Bu coğrafyada minarelerde ezanlar susmadıkça yıkanmayacağız!” deyip ayrı bir Reconquista yemini etmişler ve maalesef minarelerin üzerine çanlı kilise kuleleri giydirip işi halletmişler. Ve halen Endülüs’te ilk yitirdiklerimizin başında ezan sesi geliyor. Ezanların şahidliği dinlenmiyor artık Endülüs’te.
Mehmet Akif’imiz ne güzel demiş:
“Bu ezanlar ki, şahadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”
Şimdi; bu vakitte, 3 hafta önce Endülüs’te idik. Madrit’te 3 bin mü’minle, sadece iç ezanla teselli bularak Cuma’yı eda ettik. Onu bir önceki yazımda anlatmıştım. İki gün sonra; tâ 1492’de en batıda en son kaybedilen kalemiz Gırnata’da idik. Göç edemeyip veya mecalsiz kalıp kaçamamış ve köyünde, gurbette zorunlu bekçi ve şahid kalmış ihtiyar misali el-Hamra’nın bekleyip durduğu sırtın karşı yamacında; Gırnata’da. Bir Pazar günü, öğle namazı saati idi. Mustafa İslâmoğlu;
“Şimdi öğle vakti; haydi evimize gidelim” deyip rehberimiz ve Sıla Tur’un sahibi Musa Biçkioğlu ile önümüze düştüler. Birkaç dakika sonra, beş vakit namaz kılınabilen belki tek, ama bembeyaz, yepyeni, hem de minareli bir camide yüz kadar Türkiyeli umreci; teşehhüd ve şükür namazındayız. Köklerimizi arıyoruz. Üç gündür tek bir ezan sesi işitmemişiz. İspanyol muhtedi ve caminin banisi Abdülvahid beyden cami ve projenin asıl sahibi Abdülkadir es-Sufi (Ian Dallas) hakkında brifing alıyoruz. Birden, minare tarafından, çok bildik, ama sürpriz bir ses; kısa ve düz name ile ezan okuyan bir Mağribi müezzin sesi ile bir hoş olduk; huşu dolduk, şifayab olduk. İlk kez ümidle dolduk. İlginçtir; üç gündür onca eser gördük, kitabe okuduk; sesler işittik, sözler dinledik; kiminde heyecan duyduk, kiminde ye’ste kaldık. Doğrusu bu cami, bu minare, bilhassa bu ezan kadar heyecan veren bir sese ve siluete rastlamadık. Aslında minareyi de o anda, ezan ile fark ettik. Çünkü, İşbiliyye’de de(Sevilla) göreceğimiz gibi; Mağribi minareler geniş kare prizma şeklinde ve mimarileri zorlanmış; tadil edilmiş; İspanyol tarzı çan kulelere benzemiş. Kıyas yapmadan edemedik: Doğrusu Osmanlı tarzı; bembeyaz, ipince ve upuzun minarelerimiz ve oradan okunan besteli ve yine upuzun, hatta bazen de çifte müezzinli ezanlarımız bir başka. Hele Karaman ve Kayseri’de rastladığım, bütün minarelerden aynı anda, dağlar yansıyarak gelen müşterek okumalı ezan meşki bir başka idi.. Bunu çok gezip gören yabancılar da söylüyor. Fatih Camii minarelerinden her gün dinlediğimiz atışmalı ezan resitali de gönüllere bir başka surur ve şifa:
“Haydin salaha, haydin felaha!” Salah; iyileşme, hastalıklardan arınma. Felah da, masivadan arınma ve kurtulma demek.
İyileşip taburcu olan hastanın epikriz notunun son satırına de hep şöyle yazarız:
“Salah ile taburcu”.
İnş’Allah günü gelir, Mağrib’den maşrıka; Endülüs’ten Kudüs’e; tüm İslâm coğrafyalarımızda ezanlarımız ve namazlarımız ile salah ve felah bulup dar-u bekaya taburcu oluruz; Kevser’in başında buluşuruz. Ezanlar da İslâm beldelerinde, “Kubbelerde baki kalan hoş bir seda” olmaya devam eder.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Nihat Bengisu Arşivi