Lâle, Hâle, Jâle ve bütün mahalle...

Lâle, Hâle, Jâle ve bütün mahalle...

İnanılmaz bir gündü, olağanüstüydü, müthiş fotoğraflardı!
10 Haziran 1997 günü Genelkurmay Başkanlığı'nın konferans salonu, hıncahınç doluydu. Salonda Yargıtay Ceza Dairesi başkan ve üyeleri vardı ve Batı Çalışma Grubu'nu yöneten generallerden "brifing" almak üzere orada bulunuyorlardı.

O günlerde yüksek yargının brifingci mensupları, "Yargı bağımsızlığı" kavramını henüz keşfetmiş değillerdi. Brifingde generaller, yüksek hâkimlere "Roketatar teknolojisindeki gelişmeler" veya "Topçu birliklerinin reorganizasyonu" hakkında değil, "irtica" konusunda bilgi verdiler. Veri akışının istikameti açıktı: Bilenler, bilmeyenlere öğretiyorlardı!

Ertesi gün aynı salonda bu defa gazeteciler, evet şu bizim bildiğimiz gazeteciler vardı ama orada haberci olarak değil, "ders alan, doktrine edilen" durumundaydılar. Genelkurmay'dan ateşi alıp, halka dağıtan Prometheus gibiydiler...

Genelkurmay'ın brifing salonu o günlerde harıl harıl çalışıyor, gazeteci, öğretim üyesi, rektör, yüksek hâkim, bürokrat zümresinden heyetlerden geçilmiyordu. Nitekim 12 Haziran günü de, önceki toplantıya katılamadıkları için eriyip kahrolan yüksek hâkimlerimizden gelen yoğun arzu (Kadıköy'den Lâle, Hâle, Jale ve bütün mahalle!) üzerine dayanılamayarak brifingin tekrarı (Bis!) yapıldı. Brifingde askerlerimiz, yüksek yargı mensuplarına, "Cumhuriyet tehlikede, baktığınız davalarda dikkatli olun, rejimi ve laikliği koruyun, kararlarınızı buna göre verin" tavsiyesinde bulundu. Brifingden sonra yüksek hâkimler ayağa kalkarak kendilerine bu bilgileri öğreten komutanı dakikalarca alkışladılar.

Dönemin YÖK üyelerine ve rektörlere ise emekli albay rütbesinde biri tarafından brifing verilmişti. Emekli Albay'ın rektörlere ne anlattığını bilmiyorum; tahmin etmek zor değil, sır da değil; o günlerde o brifinglerde yer bulmak için cübbesinin eteklerini yeldire yeldire Ankara'ya Genelkurmay'a koşan hâkim, profesör, gazeteci takımının çoğu hâlâ hayatta. Hatırlasınlar; yalanımız varsa düzeltsinler ve şu soruya cevap versinler:

- Orada, o fotoğrafta ne işiniz vardı? O güne kadar bilmediğiniz ne öğrendiniz o brifinglerde? Hangi yüksek fikri ayağa fırlayarak dakikalarca alkışlamak ihtiyacı duydunuz? Meslek ahlâkınız, size günün birinde meslekî konularda askerlerden talimat almayı hoş gösterecek kertede zagonu geniş bir "Ethika" mıydı?

O fotoğrafa bakınca ne düşünüyorum biliyor musunuz: Bugün darbecilik ithamıyla adliyelere taşınıp duran generalleri çizgiden çıkaran aslında sizlersiniz! Siz, mesleğin gerektirdiği bağımsız ve tarafsız duruşu "askere yaranmak" hissiyle ayak altına alan hukukçular; bilim adamı olmanın onurunu askere dalkavukluk uğruna harcayan profesörler; güç odaklarıyla yakın durmak, aferin almak için okuyucusunun vicdanını satan gazeteciler... Sizler ki bir toplumun vicdanı mesâbesinde ağır görev üstlenmiş sıra dışı adamlardınız; ne işiniz vardı o fotoğrafta?..

Hattâ bazılarınızı görüyorum; koltuklarda yer kalmadığı için merdiven boşluklarına çömelivermişsiniz; gören de Tûr Dağı'ndan On Emir'le inen Hazreti Mûsa'yı dinleyen Benî İsrail ekâbiri zanneder!

Yine hatırlıyorum, içinizde pek azı, 250'de 4 veya 5 kişi "gönüllü" esasına dayalı brifinglere katılmayı reddederek "hâkim mehâbeti" göstermişti de anlamamıştınız. Hukukun tarafsızlığı, bağımsızlığı oydu işte: "Herkes kendi işini yapsın, işimi askerlerden öğrenecek değilim" diyecek kadar cesur ve meslek metâneti taşıyan az sayıdaki adamdı.

Biz bugünlere böyle geldik: Bilim adamının müdâhinliği, hukukçunun cebînliği (cibinlik değil!), gazetecinin riyâsı, askerimizin saffeti... Evet, saffet!

Sivil dikta mı demiştiniz hanımefendi; budur işte!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi