Kaçak, ruhsatsız, illegal, yasadışı kütük evimizin başına gelenler

Kaçak, ruhsatsız, illegal, yasadışı kütük evimizin başına gelenler

Efendim, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, geçen hafta tasvir ettiğim üzere tam da Adalı Halil'i kündeye getirip kemâneye geçmek üzere idi ki, araya lâf girdi, yine mevzudan uzaklaşıp uzaklara gidiverdik...

Birader bir künde dediğin nedir; anlatılması bir hafta süren kemâne, paça sarması, kurt kapanı olur mu, bir elense dediğin iki günde tasvir edilir mi; el insaf, fakat bundan otuz-kırk sene önce "Pehlivan tefrikası" dediğimiz edebi türün başlıca özelliği, ağır çekim denilen usulde oynatılan filmlerde olduğu gibi, hareketlerin yavaş yavaş, âheste-beste tasvir edilmesiydi. Yazar, o günlük yazısını biraz daha uzatmak isteyince mikrofonu seyircilere doğru yöneltir, güyâ onların kendi aralarında konuştuğu şeyleri veya ağızlarından dökülen nidâ seslerini sıralamaya koyulurdu,

-Bak bak bak, nasıl da kurtu verdi tırpandan?..

-A be aşk olsun Adalı Alil Peelvan'a; nasıl da dayandı o sert elenseye...

-Ellerin dert görmesin Kurtdereli anana-babana rahmet!

-Maaşallah, kem gözlerden ırak olsunlar; dalyan gibi peelvanlar...

Pehlivan tefrikası deyip geçmemeliyiz; vaktiyle sırf bu yazı dizilerini okumak için gazete alanları tanıdım ben; bir de "hemen bitmesin" diye ağır ağır okuyanları. Bu arada tefrika yazarına mektup gönderip, güreşin henüz anlatılmamış kısımlarını tez elden-kestirmeden öğrenmek isteyen meraklılar da olurmuş diye duyardık...

Tamam teslim oluyorum; araya lâf karıştırmadan size kendi başımdan geçen mütayitlik hikâyesini anlatacağıma söz vermiştim ya; oradan başlıyoruz şimdi...

Bundan dört sene önceydi.

Dayımın oğlunun şehre 15 km mesafede bir dönüm kadar arsası var; bir tarafına ağaç dikmiş, bir de kameriye kondurmuş, suyu elektriği de var. Görünce kafamda şimşekler çaktı. Dedim ki, "Parselin en uç kısmına şöyle otuz metrekarelik bir kütük ev yapsak ne güzel olur."

"Yapalım abi" dedi dayımın oğlu, "Pek de iyi olur; hafta sonları çay içmeye geldiğimizde yağmur yağarsa, damın altına sığınır, ıslanmaktan kurtuluruz!"

Baktım, o da konuya sıcak bakıyor; neticede kütük evin maliyetini yarı yarıya bölüşmeye karar verdik. Ben ara sıra kulübeyi kullanacağım fakat zaman geçip gönlüm geçerse kulübenin mülkiyeti onda olacak.

Olur mu olur! Üstelik o havalinin ilk kütük evi olacak bu. Gören hayran kalacak. Bir moda başlatacağız falan filan da benim aklım fikrim, bir an evvel şu inşaat işinin fiilen başında bulunmakta. İnşaat heyecanı bütün bedenimi sarmış, elimden gelse taze mütayitler gibi pür heves gidip inşaatta geceleyeceğim.

Evvela uzuun planlar, çizimler, krokiler, maketler yaptım; modellerden model beğendim; ölçülendirdim, çizdim, hesapladım. Kaç metre kütük gidecek, hangisi neresinden kesilecek, ağırlığı ne olacak? Maliyetinden tutun da, yoldan görüntüsüne kadar her şeyini inceden inceye ayarladım. Sonra efendim ver elini sanayi sitesinde keresteciler çarşısı. Posta idaresinin kullanım dışı bıraktığı telefon-telgraf direklerini ihâleye girip satın alan ve isteyene satan keresteciler var orada. Oturduk pazarlığa; geçmiş gün, unutmuş olabilirim, şöyle böyle sekiz-on ton civarında kütük kereste söz konusu. Depoya gidip tek tek beğendim, ayırttım. Üst üste konulunca dengeli olsun diye her kütüğü iki yanağından biçtirdim. Kamyona yükleyip arsaya yıktırdım.

Dünya kadar iş...


Bitti mi? Ne gezer; bu esnada bir taraftan da temel atma hesaplarıyla meşgulüm. Temel dediğim şöyle bir şey: Yere bir metre çapında ve derinliğinde bir çukur kazıyoruz. İçine 50-60 litrelik boş ve plastik bir kimyevi madde bidonu koyuyoruz; bidonun içine şâkulüne 15-20 cm eninde demir boru dikip boca ediyoruz betonu. Beton donduktan sonra su terazisi ile bidonları hizaya getireceğiz ve bir nevi kazık temeller üzerinde kütük evimiz yükselmeye başlayacak.

Kütükler ağır; her birini en az kırk-elli kilo; bazıları yüz kilo bile çekiyor. Dışardan iki adam tuttum. Başlarında duruyor, işi tarif ediyorum. Evvela temeli yola koyuyor, ardından ilk kütük sırasını çepeçevre dizdikten sonra şöminenin bulunduğu yere betondan temel atıyoruz.

Her işi tamamladık da, kütük evin şöminesi eksik kaldı çünkü. Bitirince içine girip şöminede patlıcan közlemesi yapıp yanında çay içeceğiz ya...

Şöyle böyle iki hafta kadar sürdü bu faaliyet. Kütükler dahil, çivisi, çimentosu, işçiliği şunu bunu hepsi içinde, beşbin lira civarında para harcamışız. Sıkı sıkı defter tutuyorum çünkü veballi iş, öteki ucunda ortağım var.

Derken efendim, bir gün öğle üzeri yine çalışmaktayız; hava sıcak, acıkmışız. Semaverde çay kaynatıyoruz. Karpuz, üzüm, ekmek... Kütük ev yapmanın fazileti şurada; birbirine geçecek kütük başlarını yontarken pek çok odun ufağı ve yonga çıkıyor, semaver yakmaya bire bir. Ustalarımdan biri yola bakıp, "misafirin var" diyor; dönüp, "Kim bu davetsiz otlakçı?" diye bakıyorum ama tanıdık biri değil. Arabadan iki kişi iniyor. Selam veriyorlar, buyur ediyoruz,

-Ee?..

-İnşaatınız ruhsatsız, mühürlemeye geldik; biz belediyeciyiz!

-İyi de güzel abim; inşaat nerede, bizimki nerede? Biz burada geçici maksatla kütük baraka inşa ediyoruz. Sökülüp takılabilir bir şey. Bak, görüyorsun zaten!

-Olmaz mühürleyeceğiz; mevzuata aykırı, zorluk çıkarmayın!

-Eh, peki öyleyle buyur mühürle!

Fotoğrafta açık seçik görülüyor zaten; üç kütüğü üst üste koymamışız bile; üstüne bir yorgan ipliği geçirip basıyor mühürü.

Harç bitiyor-yapı paydos.

Sonradan duyuyorum; birisi şikâyet mi etmiş nedir? Farzedelim şikâyet yok, şehre onbeş km mesafede bir köyün iki km dışında bir arazide üst üste konulan iki kütükten haberdar olarak o'ssaat alıcı kuş gibi oraya hışım ekibi yetiştiren belediyecilik anlayışına ben hayran olmaz mıyım hiç?

Ağzım açık kalıyor...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi