Bir 12 Eylül sabahı, tank sesiyle uyanmak!

Bir 12 Eylül sabahı, tank sesiyle uyanmak!

Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisiyim. Tarih, 11 Eylül 1980.
Büroda telefonum çalıyor.
Arayan, CHP Genel Sekreteri Mustafa Üstündağ.
“Cemal Bey” dedi her zamanki nazik üslubuyla, “Bir gariplik var havada. Duydunuz mu, bir şeyler olacakmış bu gece... Ordu el koyacak diye söylentiler dolaşıyor.”
“Ben de duydum, ama bilemiyorum.”
Gece yarısına doğru Cüneyt Arcayürek’i arıyorum:
“Baba, ne var ne yok?”
“Öğle üzerinden beri komutanlar yeni bir uyarı mektubu verdi diye bir takım söylentiler var. Eve gelirken etrafı bir kolaçan ediver. Genelkurmay’ın, TRT’nin önünden geçiver arabayla. Bakalım bir hareket var mı?..”
Arcayürek, Çankaya’daki Basın Sitesi’nde kapı komşum.
Vakit gece yarısını geçiyor.
12 Eylül 1980, Cuma günü.
Saat 01.10.
TRT’nin önünde bir olağanüstülük yok. Atatürk Bulvarı’ndan Akay kavşağına gelince sola saptık. Bir yanda Türkiye Büyük Millet Meclisi, öbür yanda Jandarma Genel Komutanlığı ile İçişleri Bakanlığı.
Etrafta sadece nöbetçiler gözüküyor.
Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanlıklarının bulunduğu binalarda da durum sakin...
Millî Müdafaa Caddesi’ne kıvrılıyoruz.
Genelkurmay Başkanlığı:
Işıklar yanmıyor!
Devlet Planlama Teşkilatı ve Ticaret Bakanlığını geçip Çankaya’ya doğru Atatürk Bulvarı’na sapıyoruz
Ankara ılık bir sonbahar gecesi yaşıyor. Her taraf tam bir sessizlik içinde. Bulvarda jandarmalar ikişer ikişer bir aşağı bir yukarı yürümekteler. Sıkıyönetim ilanından beri alışık olduğumuz bir görüntü...
Eve gelince Arcayürek’e telefon:
“Ne Genelkurmay’ın ışıkları yanıyor, ne de TRT’nin önünde tanklar var” deyip yatıyorum. Ve başucumdaki telefonun çınlamasıyla sıçrıyorum.
Saat 02.15.
Arcayürek arıyor:
“Hasan, kalk kalk ! Sesleri duyuyor musun?”
“Ne sesi yahu, dalga mı geçiyorsun gecenin bu saatinde?” deyince Arcayürek sesini yükseltiyor:
“Tank sesi oğlum, tank sesi! Pencereye yaklaş da kulağını aç biraz!”
Gerçekten tank sesi!
Gecenin sessizliğini yırtan sesler, tank paletlerinin asfaltla buluştuğu yerden çıkan, gıcır gıcır, kulak tırmalayıcı sesler...
Çankaya’ya tırmanan, Oran’a kıvrılan tanklar...
Apar topar giyinip Arcayürek’in vosvosuna attık kendimizi. İkimiz de heyecanlıyız. Cinnah’tan Atatürk Bulvarı’na iniyoruz çevreyi gözleyerek. Kuğulu Park kavşağında durdurulduk, bir jandarma eri:
“Evinize gidin sokağa çıkmak yasak!”
Yola devam.
TRT’nin önünde bir tank...
Ankara Oteli, solumuzda TBMM. Meclis’le Jandarma Komutanlığı arasında tanklar...
Ortalık sessiz...
Akay kavşağında durduruyorlar gene. Bir teğmen, “Saat üçten önce bir yere girmiş olun, sokağa çıkmayın, basın kartlarınız artık geçmez. Ve radyoyu dinleyin...”
Kızılay’ı geçiyoruz. Sıhhıye’de tanklar ama durduran yok. Radyoevi’nin önüne tanklar dizilmiş...
Rüzgârlı’ya, Hürriyet matbaasına atıyoruz kendimizi. Baskı bitmiş, her taraf sessizlik içinde... Sağa telefon, artık her şey çok açık:
“Ordu el koyuyor, darbe...”
Birden telefonlar kesiliyor.
Arcayürek’le birlikte birer teleksin başına geçiyoruz. Karşımda İstanbul, Yazı İşleri Müdürüm ‘altı punto’ Çeto:
“Lafı uzatma, ne oluyor?”
“Darbe... Askerî müdahale... Kimler, bilemiyoruz... Tank sesleri geliyor... Çankaya’dan inerken bir teğmen sokağa çıkma yasağı konacak dedi... Bir dakika!.. Ek bilgi var... Saat dörtte yedi adet tebliğ çıkacak... Parlamentonun, siyasi partilerin kapatıldığı, ordunun yönetime el koyduğu açıklanacak... Millî Konsey kuruluyor... Evren Başkan oluyor... Ankara ve çevresinde büyük operasyonlar olabilir... Allah hepimize kolaylık versin. Bakalım neler olacak? Şimdi ilk baskı için notlarımı toparlayacağım teleksin başında...”
Ancak birkaç satır yazabiliyorum.
Teleks birden susuveriyor, hırıltılı bir sesle... Mesleğine düşkün gazetecilerin kulağına nedense pek hoş gelen o teleks tıkırtıları birden kesiliveriyor.
Telefona sarılıyoruz.
Onlar da kesik, işlemiyor.
Sanki gazeteciliğimiz bir anda işlevini yitiriyor. Cüneyt Arcayürek’le bir süre öyle bakışıyoruz, çaresizlik içinde...
Film koptu, öyle anlaşılıyor.
Radyo açık, başında bekleşiyoruz.
Önce gecenin sessizliğini delen bir vınlama başlıyor radyodan, rahatsız edici. Saat 04.00’de önce İstiklal Marşı, arkasından Harbiye Marşı...
İçimde bir sıkıntı topu büyüyor, kendi kendime mırıldanıyorum:
“Hep marşla başlar, tıpkı 27 Mayıs sabahında olduğu gibi...”
Bir film şeridi gibi geçip gidiyor 1960 yılının 27 Mayıs sabahı. 16 yaşındayken, İçişleri Bakanlığı tarafından gelen makineli tüfek sesleriyle uyandığım o bahar sabahını anımsıyorum...
Darbenin 1 Numaralı bildirisi okunuyor radyoda:
“Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunun verdiği kollama ve koruma görevini yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.”
Aradan 30 yıl geçti ama...
Galiba 12 Eylül’den hâlâ kurtulamadık.
Ne yazık ki öyle.
İyi pazarlar!



12 Dev Adam’ın elinden bu kupayı Amerika da alamaz!
O yarım saniyeyi hayatımda hiç unutamayacağım. O yarım saniye bana hiç bitmeyecekmiş gibi geldi. Ve o yarım saniyede 12 Dev Adam, tarih yazarak finale kaldı. Basketçilerimiz bir kulpundan yakaladığı Dünya Kupası’nı dün geceden sonra Amerika’ya da artık kaptırmaz. Böylesine azimle, iştahla, mücadele ve takım ruhuyla oynayan 12 Dev Adam’ın önünde kimsenin durabileceğini sanmıyorum, dün geceki Sırbistan maçını seyrettikten sonra. Hani derler ya “öldük öldük dirildik” diye. Gerçekten öyleydi. Şimdi tarihe geçmek için 24 saatten daha az bir zaman kaldı. Haydi Tanjevic ve aslanları. Sizden bu gece altın harflerle bir tarih yazmanızı bekliyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi