Ali Eyvaz

Ali Eyvaz

Bu kadar Semih Kaplanoğlu içinde niye bir tane Bertolt Brecht yok!

Bu kadar Semih Kaplanoğlu içinde niye bir tane Bertolt Brecht yok!

Mısır ve Türkiye’de eşzamanlı nükseden ortak bir aşağılık kompleksini tespit etmekte büyük fayda var.

Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in liderlerinden Eşref Abdülgaffar İstanbul’da yaptığı basın toplantısında ayaklanmaya destek veren İran’ın dini lideri Seyyid Ali Hamaney için “Biz onun açıklamasını hoş karşılamadık” derken, Başbakan Erdoğan’ın aynı eylemcilere desteğini övdü, Obama’ya ise sessiz kaldı.

Hamaney, “Bu ABD için onarılmaz bir yenilgidir” demişti.

Abdülgaffar’ın bu sözlerden ötürü neden tedirgin olduğunu anlamak için, geçtiğimiz yıl Büyük Ortadoğu Projesi’ni öven İhvancılar hatıra getirilmelidir.

Bütün bu gelişmeler bize göstermiştir ki Mısır’da meydana gelen olayların devrimci rehberleri yoktur.

Halk sahipsiz halde çıplak elleriyle adalet istemektedir.

Halk kendiliğinden mi galeyana gelmiştir, yoksa belirli bir plan dahilinde mi olaylar patlak vermiştir; orasını bilemeyiz.

Zaten sosyal olaylarda kriminoloji saçma bir şeydir. Burada bakılması gereken, bu işin muhataplarının söylediği sözlerdir.

Mesela Müslüman Kardeşler’in Mübarek istifa eder etmez “Orduya sözünde durduğu için teşekkür ederiz” açıklaması da doğan bebeğin adının “devrim” olup olmayacağı konusundaki kuşkuları iyice perçinlemiştir.

Abdülgaffar’ın İslamcılık mevzu bahis edildiğinde en hafif nitelendirmeyle İran’ı “utanılacak uzak akraba” konumunda görmesi, Mübarek’in Batı’ya dönüp “Ben gidersem Müslüman Kardeşler gelir” arsızlığından farksızdır.

Herkesin yönünü Batı’ya dönüp, “Ben bana benzeyenlerden faklıyım” yarışına girişmesi, “Biz burada devrim yapıyoruz Sinyorita” diyen Ece Tumelkuran’ın pembe pıtırcıklarıyla devrimci mangalar icat etmesinden de elbette ki farksızdır.

Halbuki Mısır’da bir şey olacaksa bundan sonra olacak.

Dün Mısır Ordusu “Ülkeyi 6 ay boyunca yöneteceğini” açıkladı ve Tahrir Meydanı’nda beklemeyi sürdüren halka ilk kez müdahale etti.

Şimdi kimin devrimci, kimin Büyük Şeytan kuklası olduğu ortaya çıkacak.

Devrimcilik öyle votka-kola çekilen pipetlerden kurulu kekremsi bir züppe yaşam prelüdü olmadığı gibi, başkasının hesap kitabı içinde kendine görev verilmesini bekleyen korkak okumuşların ikbal heveskârlığı da değildir.

***

Yukarıdakine benzer bir başka gelişme de geçtiğimiz günlerde sinema endüstrisinde yaşandı.

Berlin Film Festivali'nde 'Bal' Adlı Filmi ile ‘Altın Ayı’ Ödülünü kazanan Yönetmen Semih Kaplanoğlu İran’daki Fecr Film Festivali’nde ‘Bal’a verilen ödülü reddetti.

Ret gerekçesini “İran’daki insan hakları ihlalleri” olarak açıklayan Kaplanoğlu, İsrail'in Hayfa kentinde yapılan film festivaline ise yine “Bal” filmiyle katılmış ve İsrail’den ödül almıştı.

Kamuoyuna “Allah rızası için sinema yaptığını” söyleyen ve Tarkovski özentili “maneviyat peşinde koşan bir imgeci” profili çizen bir adamın böylesine keskin ve kaba politik çıkarların tam ortasına düşmesi nedense hiç şaşırtıcı gelmedi.

Şair olmayı süzgün bakabilmek ve kadınsı bir ses tonuna sahip olmakla, sanat filmleri yönetmeni olmayı da acıtmayan garantili politik muhaliflik taslamakla eş gören bir vasatın ürettiği bu adamların, böylesine çıkarcı işler çevirmesi kimse için şaşırtıcı olmamalı.

İran’a ret, İsrail’e evet mahiyetindeki bu çıkışın Kaplanoğlu için bir referansa dönüştüğü gayet açıktır. Kendisine umarız Hollywood yolları da bu sayede açılır.

Bu topraklardan Semih Kaplanoğlu gibi adamlar bolca fışkırıyor da Bertolt Brecht’ler nedense çok sayılı geliyor.

Herkesin Batıya kaçtığı 1948'de Doğu Almanya'dan gelen öneri üzerine Doğu Berlin’e geçmekten imtina etmeyen Brecht, 1951'de Doğu Alman Devlet Ödülü’nü alırken, ABD’ye gitmenin moda olduğu o günlerde sanat çevrelerini şaşkına çevirmişti.

Brecht, burada rejimle arasında pek çok sorun yaşamasına ve Batı Bloku’nun sürekli göz kırpmasına rağmen 1955’te oyunlarının bile sergilenemediği Moskova'ya giderek adeta Batı ile bir inatlaşma içinde Stalin Ödülü’nü de kabul etmişti.

İnce ve sinsi kurnazlık yöntemleriyle kendini Batı’ya kabul ettirmek ve pis bir itirafçı gibi ölmek istemeyen Brecht, samimi kaygıları da olsa ideolojik aidiyet sebebiyle kendinden olanı dışarıya karşı kollamayı bir haysiyet gerekliliği saymıştır.

Bizdekiler ise ilk önce her türlü aidiyetlerini masaya sürebileceklerini baştan ilan etmeyi cüretli bir maharet sayıyorlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ali Eyvaz Arşivi