Eşeklik baki kalır

Eşeklik baki kalır

Bu dediğim genellikle Türkiye’de olur sanırdım ama evrenselmiş...

çünkü, Profesör Einstein’ın dediği gibi, iki şey sonsuz ve sınırsızdır, biri evren, öteki de insanoğlunun ahmaklığı.

Almanya’da “sıkı solcu” bir hatun varmış, Sahra Wagenknecht... Ben tanımam.

Strasbourg’da bir lokantaya gitmiş arkadaşlarıyla (haberi yazan çemiş bu şehri de Almanya’da sanıyor)... Yanında bir de Türk var, Feleknaz Uca derler bir hanım, o da politikacıymış.

Herkes birşeyler ısmarlamış, Sahra da ıstakoz söylemiş.

Istakoza 22 Euro yazıyorlarmış, bizim parayla 37,5 YTL gibi bir şey.

Aslında ucuz ha, bu paraya bulursanız kaçırmayın.

Feleknaz da sofranın resmini çekmiş, hatıra niyetine.

Fotoğraftan rahatsız olan Wagenknecht, yardımcısını Feleknaz’a gönderip makinesini istetmiş, ıstakozlu resmini bir güzel silmiş. Feleknaz da durumu farkedince kıyameti koparmış, olay basına yansımış.

Bir komünist, ıstakoz

yer miymiş?

Almanya’da şimdi bu tartışılıyormuş.

Otuz yedi buçuk lira ulan... Yesen ne olur, yemesen ne yazar?

(Almanya ve Avusturya’da “Nordsee” derler bir deniz ürünleri lokantaları zinciri vardır, “Kuzey Denizi”, çok ucuza balık, karides, kalamar ve ıstakoz satar, yemekleri ve salataları birbirinden nefistir, yemeyeni döverler. Her gittiğimde tıkınırım, emekçi halkım beni bağışlasın!)

Hemen, Dursun Karataş’ın hücre evi akıllara geldi... İki yüz kırk metrekarelik evin buzdolabında havyar, jambon, rakı, cin ve viski bulunmuştu.

üstelik, gazeteci arkadaş hatırlatıyor, evde uzaktan kumandalı büyük ekran televizyon, bilgisayar, faks, video, elektronik hava temizleyici, iki de müzik seti çıkmışmış!

Vay be! Bu ne biçim devrimcilik?

Şimdi bunu oturup ciddi ciddi tartışmak mümkündür.

Bayan Wagenknecht, “ben herkesin ıstakoz yiyebileceği bir toplum yaratmak için çalışıyorum” demiş (otuz yedi buçuk lira)... Buradan giderek, ünlü Fransız sosyalist lider Jean Jaures anlatılabilir. Yıl 1910 falan... Bir gün Paris metrosunda giden bir işçi, Jaures’in birinci mevki vagondan indiğini görmüş... “Oldu mu ya yoldaş,” demiş, “biz ikinci mevkide, sen birinci mevkide?”... Jaures de demiş ki, “arkadaşım, ben ikinci mevkiye inmek için değil, senin de birinci mevkiye çıkabilmen için uğraş veriyorum!”

Hatta malumatfuruşluk edip “birinci mevki vagonlar kırmızı, ikinci mevki vagonlar yeşildi” de denebilir. Konuya sosyal içerik de katılabilir: Birinci mevki vagon katarın ortasında, ikinci mevki vagonlar iki ucunda yer alırlardı, kaza olursa zenginler kurtulsun, fakirler ölsün diye!...

Yok eğer gene Paris’ten dem vurulmasına gıcık kapacaksanız, yerli örnekler de verilebilir: Bir zamanlar devrimciler Birinci sigarası içerler, daha fiyakalı olduğunu sandıkları Samsun ya da Maltepe içenleri aşağılarlardı... Hele Kent ya da Salem içen, emperyalizmin uşağı! (Peki ya Bafra sigarası? Onu da lumpen buluyorlardı... Marlboro mu? O henüz yaygınlaşmamıştı.)

Bir görüş daha geliştirmişlerdi: Büyük burjuva özel arabaya, orta burjuva dolmuşa, küçük burjuva otobüse biner, devrimci yürür!

Hayır, tartışmayacağım. Bana yakışmaz.

Küfür etmekle yetineceğim, ama bayram günü olduğu için, içimden!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi