Şu bizim sanayi çarşıları

Şu bizim sanayi çarşıları

Büyük şehirlerde pek fark edilmiyor; orta ve küçük ölçekli her şehrin bir "Sanayi Çarşısı" vardır.


Sanayi Çarşısı demek, bir şehrin eli âlet tutan, meslek sahibi, eşyâya hükmünü geçiren, belirli bir alanda teknik bilgisi bulunan hünerli ve vasıflı insanlarının bir araya geldiği yer demektir. Vaktiyle "Zenaat sahipleri bir araya gelsin; ehven fiyatla dükkân tezgâh sahibi olsunlar; birbirleriyle dayanışsınlar, icabında el ele verip entegre (yani birbirini takib eden üretim safhaları) imalatta bulunabilsinler" diye icad edilmiş olsa gerektir.

Dünün şehirlerinde adına "sanayi" denilebilecek faaliyetler vardır ama çarşısı yoktu; bunun yerine zenaatkârlar loncalar şeklinde teşkilatlanır, çarşının muhtelif yerlerinde "gedik" adı verilen dükkânlarda oturur ve genellikle bilek gücüne, el hünerine, meslek tecrübesine dayalı üretim faaliyetlerinde bulunurlardı. Yakın zamanlara kadar Antep, Maraş, Sivas, Erzurum gibi aklıma ilk elde geliveren önemli şehir merkezlerinde eski lonca nizamının 20. yüzyıla kadar eserini sürdürebilmiş nümûneleri görülürdü: Tuzcular, Bezzazlar, Yastıkçılar, Yorgancılar, Takunyacılar, Gümüşçüler, Terziler, Tenekeciler, Yüncüler, Attarlar, Saraçlar, Kavaflar...

Sanayi çarşıları, çözülen eski lonca nizamının yerine kendi düzenini getirdi; bunun pratik neticelerinden biri, zenaat ehlinin şehirden uzaklaşarak kendi içine kapalı bir yere taşınması oldu. Sanayi Çarşısı ismi böylece bir sembol haline geldi; zenaat sahiplerinin, maddeye biçim verebilenlerin, hammaddeyi işleyerek başka bir şey haline getirebilenlerin dünyasıydı bu.

Ben her iki çarşı dünyâsını, kenarından da olsa görüp yaşamak imkânını bulmuş talihlilerden biriyim. Doğup büyüdüğüm şehirde çarşının Dörtyol'dan başlayarak Kepçeli'ye kadar uzanan kısmında, eski lonca hayatından ve düzeninden izler taşıyan o ortaçağ dokusunu, belki yüzlerce seneden beri hiç değişmeden devam edegelen nizamı, gelenekleri ve insanları ile tanıdım; o âlemin daracık sokaklarında gezinirken adım başı değişen sesler, kokular, nidâlar arasında zevkle yürüdüm. Çocukluk günlerimin en renkli, en zevkli hâtıralarını o eski çarşı süsledi; masal gibi bir yerdi.

Gençliğime denk gelen zamanlarda Mısmılırmağın kenarına sıralanan yeni Sanayi Çarşısı'nda o tad yoktu ama. Üretime elektrik motorunun girmesi çarşının ve ihtiyaçlar listemizin tabiatını değiştirmişti. Sanayi çarşısı artık çok uzaklardan sizi karşılayan biteviye bir motor vınıltısı ile size merhaba diyordu; eski çarşıda ise daha çok el işçiliğini aksettiren çekiç sesleri, muhtelif kuvvette darbelerle kendini hissettirirdi.

Sanayi çarşılarını yine de çok sevdim; hâlâ severim. Sanayi çarşıları birşeyler üretilen yerdir benim için. Gerçi üretimin tabiatı değişmiştir: Marangozluk ve doğramacılık meslekleri artık nitelik değiştiriyor. Mobilyacılık tamamen bitti denilse yeridir. Onların yerini sunta ve medefe tâbir edilen sıkıştırılmış yan ürünlerden mâmul mobilya malzemeleri aldı. Otomobil hariç tutulursa, birşeylerin tâmir edildiği zenaat dalları görünmez oldu. Ustalığın yerini daha ziyade hemen her işi tek başına becerebilen karmaşık tezgâhlar kapladı. Sanayi çarşısı zaman içinde anlam değiştirerek neredeyse otomotiv endüstrisinin uzantısı imiş gibi daha çok motorlu araçlara hitab eden bir hale büründüyse de sokak aralarında bıçakçı, tarakçı, at arabacısı, soğuk demirci, bakırcı, kalaycı gibi eski zamanları hatırlatan meslek erbâbı hâlâ varlığını sürdürebiliyor. Ne zaman hatırları sorulsa artık zenaatlarına rağbetin kalmadığından, mesleği sürdürecek kalfa-çırak bulunmadığından, hammadde pahalılığından, el emeğinin râyiçsizliğinden ve Çin işi malların piyasayı kapladığından yakınıyorlar. Haklılar elbette.

Kızarmış ekmek, bir fişek çürük zeytin...

Birkaç ay evvel Hollanda'da yer değirmenleriyle ün salan bir köyü ziyaret ederken, artık bütün dünyanın tanıyıp bildiği tahta ayakkabıların (Ben Sabo diye biliyorum ama mahallî dilde "Klompen" deniliyormuş) imâl edildiği bir gösteri atelyesi gördüm. Turistler için gösteri amaçlı tahta ayakkabı imâl edilen o büyülü atmosferde, ayakkabıların o bizim bildiğimiz sıradan ve değersiz söğüt ağacından yapıldığını fark edince şaşırdım. Anadolu'da söğüt, ince dallarından nâdiren sepet örülen, biraz daha kalın dallarından değnek kesilen ama kerestesi sobalıktan başka bir işe yaramayan değersiz bir ağaçtır. Su bulduğu yerde arsızca ve zahmetsizce büyüdüğü için hâlâ sağda solda görürüz ama, onun bir sanata konu teşkil edebileceğini doğrusu düşünemezdim. Mahallî ustalar orada bütün dünya turistlerine söğüt kütüğünden biçtikleri tahtalardan Klompen yapıp satıyorlar; lâlesiyle birlikte Klompen dünya çapında bilinen marka üründür.

Bizim çarşılarımızdan, sanayi tesislerimizden bütün dünyada tanınmış bir Klompen çıkaramadık; hemen akla geliveren tahta kaşıklarımızdan ne kadar da kolay vazgeçiverdik. Şimdi hanımların modern ve sağlıklı bir mutfak gereci olarak itibar ettiği düz yapılı karıştırma ve kazıma kaşıkları bile bize çok uzak ülkelerde imâl edilerek evlerimize giriyor.

Sanayi çarşılarının tamamen erkeklere mahsus bir dünyâ olduğunu hatırlatmak gerekir mi bilmiyorum; bu çarşılar, sadece şehrin en becerikli ve üretken kesimine mekân olmakla kalmaz, şehrin en lezzetli yemeklerinin ve kebaplarının yeri de bu çarşılarıdır. Sert şartlarda zaman tanımaksızın çalışanlar, eh, biraz damak zevklerine de düşkün olurlar. Son günlerde moda haline gelen "Lezzetçi" arayışlara düşkün olanlar, eğer yiyip-içtikleri lokantanın üçüncü sınıf ayarında yerler olmasını fazla dert edinmezlerse, biraz kıytırık ve derme-çatma görünüşlü sanayi lokantalarında umulmadık şölenlerin misafiri olabilirler.

Şehirler artık fazla gürültü çıkaran, kirli görünen, azbuçuk çevre güzelliğinin fiyakasını çizen iş kollarını biraz uzaklara doğru kaydırmakla iyi mi yapıyor bilmiyorum. Dünün arasta nizamında işleyen eski çarşıları kadar bugünün sanayi çarşıları da, fazlaca ihtimam gösterdiğimiz çocuklarımız ve gençlerimiz için üretim pratiğini bizzat müşahede edebilecekleri yerlerdir halbuki. Dünün dünyasında okul çağındaki çocuklar yaz tatillerinde bir ustanın yanına çırak verilir, dört başı mâmur tarzda meslek öğrenmeseler bile çarşı âdâbını tanımak, çekiç keser tutmasını öğrenmek ve bu arada tamamen emekleriyle kazanılmış üç-beş kuruş harçlığın değerini hakkıyla anlamak gibi meziyetler edinirlerdi. Yaz tatillerinde "tatile gitmek" modası henüz herkes için erişilebilir bir imkân değildir ama bugünün anneleri, tatile gidecek imkânları olmasa bile çocuklarını bir yere çırak yazdırmak konusunda gönülsüz davranıyorlar. Yeni kuşak, evin dört duvarı arasında veya kurs-ev parkurunda geçip giden bir çocuklukla yetinmek zorunda.

Sanayi çarşısındaki ahbablarımı, çoğu kere kızarmış pide, bir fişek çürük zeytin veya bir yumruk peynir refakatinde geçiştirilen yemek öğünlerini, elleriyle çalışıp üreten adamların duygu ve düşünce dünyasına yakın olmayı özlüyorum. Sizler de sanayi çarşılarında teklifsizce çayını içebileceğiniz dostunuz varsa kıymetini bilmelisiniz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi