Cemal Nar

Cemal Nar

İşkence Ve Devlet

İşkence Ve Devlet

Seri halindeki bu yazılarımız umduğumdan fazla uzadı. Yazıp da yayın zamanını beklediğim birkaç yazıyı her gün yayınlayarak bitirip bu çok önemli konuya nokta koymak istiyorum. Çünkü zaman uzadıkça ilk yazılanlarla bütünlük sağlanması zorlaşıyor. Bu da yanlış anlaşılmalara sebep olabilir diye endişe ediyorum.

Evet, şimdi gelelim bazılarının hayretle sordukları bir meseleye: “Peki devlet yoktu da o Müslümanlara bu kadar eziyet ve işkenceyi kim yapıyordu?”

Bu sorunun cevabını bazı yorumcular kısa ama öz olarak yazdılar, onlara teşekkür ediyorum. Evet, o günlerde Müslümanlara yapılan eziyet, işkence ve zulümler maalesef yine aynı kabileden müşrik akrabalar tarafından idi. Şimdi biz bu gerçeğin alt yapısını döşeyelim ve destekleyelim biraz isterseniz.

Üstelik ne acıdır ki başka kabileden bir müslümana işkence yapmak, akrabalık asabiyet ve hamiyetine ters düştüğü için, o kabilelerce kavga sebebiydi. Zaman zaman böyle gariplikler de yaşandı. Yani kendi kabilelerinden Müslüman olanlara kendileri eziyet ederlerse iyi, ama ona başkaları işkence ederse kötü idi. Bunu istemiyorlardı. Çünkü bu kabile izzet ve haysiyetlerine dokunuyordu. Mesela Hz. Ebu Bekir dayaktan komaya girdiğinde kabilesi onu evine götürürken dövenlere “eğer ölürse size bunun hesabını sorarız” diyerek tehdit savurmuşlardı.

Bu yüzden bazı müşrik akrabalar Müslümanlar için “eman” veriyorlar, yani “garantör” oluyorlardı. Garantiyi veren Kureyşli’nin bu tavrı bazen sırf toplum içindeki ağırlığını ve sahip olduğu şöhreti etrafa göstermeye ve kendisini kanıtlamaya çalışmasından kaynaklanıyordu.

Kureyşli aristokratlar dini inançlarından ve İslami yaşantılarından ötürü baskı görmemeleri veya ezilmekte olan din kardeşlerini savunma durumlarında saldırıya uğramamaları amacıyla, kendilerine sığınmış müslümanlar için bu garantiyi veriyorlardı. Bu sayede eziyetten kurtulanlar da vardı. Bu durumu “Müslüman – kafir devlet” veya “Müslüman - kafir devlet adamları” ilişkilerinde kullanmak üzere bir yere not edebilirsiniz.

Ama takdire şayan nasıl bir iman vardı ki, eziyet gören kardeşlerine bakarak bu emanı reddedip istemeyen, “Allah’ın himayesinde olmayı” tercih ederek eziyet ve işkenceye sabreden Osman b. Maz’un gibi yiğit Müslümanlar da vardı. Çok enteresandır, amcası emanını istemeyen Osman b. Maz’un’dan garantörlüğünü kaldırdığını ilan ettikten sonra ilk yumruğu kendisi vurmuştu…

Hatta bazı Müslümanlara özellikle hatırlatırım, bunu da not alsınlar, Sevgili Peygamberimiz (sav) izinsiz Mekke’yi terk edip Taif’e gidince, dönüşte uzun müddet şehre giremedi. Hz. Zeyd (ra) ile dağlar arasında vadilerde yapayalnız ve çaresiz dolaştı durdu. Çünkü o zamanın örfüne göre izinsiz beldeyi terk eden eski emanını kaybederdi.

Peygamberimiz rastladığı bir adamla önce Ahnes b. Şerîk'e, sonra da Süheyl b. Amr'a “himayelerine alarak eman vermeleri için” haber saldı, ama onlar eman vermeye çekindiler. Sonra aynı adamın bir kere daha elçiliği ile beldesinde sevilen ve güçlü bir müşrik olan Mut'im b. Adiyy ona eman verdi de Sevgili Peygamberimiz (sav) “bir müşriğin emanında” şehre öyle girebildi.

Vefa örneği Peygamberimiz (a.s.) yıllar sonra bile Mut'im b. Adiyy'in bu iyiliğini unutmamış, Bedir’de esir düşen müşrikler hakkında, bu Mut'im b. Adiyy'in oğlu Cübeyr'e: “Mut'im b. Adiyy sağ olsaydı, şu kokmuşlar hakkında bana söyleseydi, onları onun hatırı için kurtuluş parası alınmaksızın bağışlar, serbest bırakırdım!" buyurmuştur.

Ancak en altta kalan köle veya azatlılar ile kimsesiz Müslümanlar, her kesimden eziyet ve işkence görüyorlardı. En acınacak durumda olanlar da onlardı.

Bazıları “o zamanda bir devlet vardı, ama ilkel idi. Bugünkü çağdaş devletler gibi teşkilatlı değildi” diyorlar. Önemli değil, hadi bunu kabul edelim. Fakat asıl meseleyi unutmayalım. O güme gitmesin bu kargaşada.

Neydi o?

Hatırlatalım: “Mekke’de olmayan bir devlet ile Peygamberimizin yine olmayan ilişkilerinden nasıl olacak da var olan çağdaş bir laik devlet için “Peygamber Metodu” çıkaracaksınız?

Mesele şu; “Mekke Dönemi Örneğinden Tağutî devlet ile Müslüman ilişkileri örneği” çıkarılamaz. Yani olmayan Mekke Devletinden bugününün Küfür ve Şirk Devleti ile Müslümanların ilişkilerine ne hukukî esaslar, ne de usül ve metot çıkarabilir.

Bu zikredilenleri, tevhit, namaz ve ahlaktan başka hiçbir kanun, yasa, hüküm, emir indirilmeyen Mekke Döneminden değil, olsa olsa nerdeyse bütün ahkam ve şeriatın içinde indirildiği Medine Döneminden çıkarabiliriz.

Peki Mekke döneminden alınacak usul ve metot yok mudur?

Olmaz olur mu? Hem de bütün Peygamberlerin tevhit mücadelesindeki metotları oradan çıkar. O da İslam Dinine önce iman etmek, sonra onu öğrenip ihlasla yaşamak, sonra bütün zorluklara katlanarak tebliğ etmek, Müslümanların sayısını çoğaltmaya çalışmak. İsterseniz burada yüksek sesle “Asr Suresi”ni okuyabilirsiniz.

Sorun ne? Ya da neden bu kadar itirazlar?

Kimilerinin “Peygamber Metodu” diyerek insanlardan ve sistemlerden ilgi ve alakayı kesmeyi dindarlık ve cihat sanmalarıdır. Adam öğretmen olmuş, sonra İslam ile tanışmış, çocuklara bunu anlatacak ve nesilleri dindar yetiştirecek yerde, “burası tağutun mektebidir” diyerek ayrılmış, bunu da bir fazilet ve cihatmış gibi anlatmakta, binbir zahmetle orada dinini anlatan kardeşlerini de küçümsemektedir.

Bireysel tercihlere saygımız vardır, ama bunu genellemeyi ve marifet bilmeyi kabul etmiyoruz. Hatta binbir çile ile İmam Hatip ve Özel lise açarak öğrenciler yetiştirmeyi marifet ve cihat biliyoruz. Diğer kurumları da buna kıyas edebilirsiniz.

Oysa biz, açıkça yasaklanmadıkça bütün imkanlarımızı kullanarak ulaşacağımız her yere girmeli ve oralarda dinimizi yaşayarak anlatmalı, o alanları İslamlaştırmalıyız diyoruz. Böylece var olduğumuz her yer bizim olmalı, her alan bizimle müslümanlaşmalıdır.

Şimdi tam da burada çok yanlış yorumlanan bir gerçeği açıklamak isteriz, ama yerimiz yetmeyecek, inşallah gelecek yazıya kalsın deriz.



Önceki ve Sonraki Yazılar
Cemal Nar Arşivi