Suriye için muhtaç olduğumuz ibret

Suriye için muhtaç olduğumuz ibret

Suriye'de Esad rejimi ile muhalifler arasındaki çatışmalar giderek eşitler arasında bir çatışma görüntüsü vermeye başlıyor. Bu görüntü Baas rejiminin başta çok küçümsediği muhalefetin artık inkar veya gözardı edemediği bir boyuta ulaştığını gösteriyor. Ama aynı zamanda muhalefetin bu boyutunu kabullenmekle bir yandan da kendini meşru bir savaş veya müdafaa içinde göstermeyi de umuyor. Çünkü savaştığı gücün ne kadar kendi dengi olduğunu kanıtlayabiliyorsa o ölçüde katliamlarını da makul ve haklı gösterebilmeyi umuyor.

Örneğin, ölenlerin 3 binden fazlasının asker veya polis olduğunu iddia ederek bu denkliği göstermeye çalışıyor, oysa bu tam bir dezenformasyon, zira hem rakamlarda tam bir abartı hem de ölen her polis veya askerin rejim yanlısı olduğu varsayımına dayanıyor. Oysa muhalefetin safına geçme ihtimalinden kuşkulanılan askerler anında infaz ediliyor.

Bu arada Şam'ın merkezinde muhaberatın çok yakınında patlayan bombaya yüklenen propaganda bu ucuz ve basit denklemin bütün unsurlarını ele veriyor. Rejim bunu muhaliflerin terörizminin veya el-Kaideyle olan işbirliğinin bir işareti olarak sunmakta çok aceleci davrandı. Oysa bütün veriler tam tersini söylüyor. El-Kaide'nin yapmadığı işleri bile üstlenerek reklam yapma istidadı var ve bu olayda buna hiç yanaşmadı, bir. İkincisi, muhaliflerin en zayıf oldukları yerde Şam'da, muhaberatın hemen yakınlarında böyle bir işi üstlenme kapasiteleri yok. Muhaliflerden eline silah alanların bütün savaş tecrübeleri en fazla 4-5 aylık. Son bombalama eylemi ise neresinden bakarsanız çok daha büyük tecrübe ve bilgi birikimi gerektiriyor. Bütün işaretler Muhaberatı işaret ediyor yani.

Gerçek şu ki, bugün manzara iki eşit gücün savaşından çok farklı bir görüntü arz ediyor. Son derece güçlü-ağır silahlara sahip organize bir devletin saldırılarına karşı en önemli silah kaynağı o ordudan elde ettiği ganimetler olan düzensiz grupların ayaklanışı veya direnişi sözkonusudur.

Doğrusu başta son derece barışçıl ve hükümeti reformlar yapmaya davet eden gösteriler şeklinde ortaya çıkan hareketler aşırı şiddetle muamele gördükçe rejim karşıtı bir ayaklanmaya dönüştü. Bu ayaklanma başta Esat tarafından çok küçümsendi ve orantısız bir şiddet uygulamasıyla kolaylıkla bastırabileceğini düşündü. Açıkçası bu yol Baas rejimi için geçmişte hep denenmiş ve başarısı kanıtlanmış bir yoldu. Maliyeti her seferinde onbinlerce vatandaşının hayatı idi ama o hayatlar Baas rejimi için hiç bir değer ifade etmiyor nasılsa..

Böyle bile olsa Suriye rejimi demokratik taleplerle meydanları doldurmaya çalışan ve ilk başta saadece 'islahu'n nizam' sloganıyla yürüyen halka ateş açmak yerine onları tolere edebilirdi. Tolere etse, hatta göstermelik de olsa bir diyalog yolu arasa bugün işler çok farklı bir noktada olabilirdi. Nitekim aynı şey Ürdün'de de olmuş ama Ürdün hükümetinin farklı yaklaşımı sayesinde orada Suriye'ye benzer olaylar olmadı. Oysa Suriye rejimi daha önce defalarca yaptığı gibi yine ateşle karşılık vererek kendince kafasını uzun süre rahat ettirecek kolay yola başvurdu. Nasıl olsa en son Hama'da bir kaç gün içinde katlettiği 35 bin insan ve akabinde tutuklayarak zindanlarda yok ettiği 50 bin insanın akibetinin yüreklerde saldığı korkuyla halkta tam bir teslimiyet kültürü yaratmayı başarmıştı. Aynı şeyin başlarına geleceğini hatırlayacak kitlelerin bir daha asla böyle bir şeye kalkışmamaları beklenirdi.

Oysa bu sefer uygulanan korkutma siyaseti tam ters tepiyordu. Halk giderek korku duvarlarını yıkıyor ve maruz kaldığı muameleye öfkesini korku sınırlarını aşarak veriyordu. Bu arada belki de Baas rejiminin beklentisinin tam aksine, ayaklanan halk yolundan geri döndüğünde başına gelebileceklerinden emin. Yani gerçekten de korkuyor ama ayaklanmadan dolayı başına geleceklerden değil, aksine durduğu takdirde başına geleceklerden korkuyor. Dolayısıyla rejimin korkutması halkı ayaklanmaktan vazgeçmeye değil ayaklanmadan geri dönmemeye daha fazla ikna ediyor. Baasçıların geçmişte yapmış oldukları bundan sonra neler yapabileceklerini çok iyi öğretmiş durumda çünkü.

Bu arada Suriye'deki süreç uzadıkça Türkiye'nin politikası da daha fazla eleştiri konusu oluyor. Çünkü Türkiye gerçekten de baştan itibaren herkesten daha net tavır takındı, açık bir taraf oldu. Şimdi Suriye'deki katliamlara seyirce kalmayı göze alarak Türkiye'nin yalnız kalmış olmasına bakarak Türkiye'nin baştan itibaren yanlış yolda olduğunu söylemek mümkün mü?

Suriye politikasını eleştirenler Türkiye'nin bu işte acele davranmış olduğunu ve izlediği siyaset dolayısıyla ne kadar çok ülkeyi veya uluslararası gücü karşısına almış olduğuna dikkat çekiyorlar. Türkiye sanki savaşa karar vermiş gibi bu savaşın Türkiye'e nelere mal olacağını anlatmaya çalışıyorlar. Bir defa öncelikle Türkiye Suriye'ye savaş ilan etmiş de haberimiz mi yok?

Türkiye baştan beri katliamı durdurmaya çalışıyor, bunun için de kendi halkını katliama tabi tutan bir devletin meşruiyetinin kalmayacağını söylüyor. Yoksa halkına karşı savaşan bir rejimin meşruiyeti var da bizim mi haberimiz yok? Eleştirenlerin katliamlarla ilgili 'iyi de ama öbür taraf da öldürüyor, silahlanıyor' demekten başka söyledikleri bir şey mi var? Tabii ki bütün çatışmalarda iki taraf vardır. Her iki çatışan grup arasında çatışma başlar başlamaz taraf tutmak elbette ki gerekmez, barış ve arabuluculuk ihtimalleri sonuna kadar tüketilmeli, ama ya biri diğerine karşı sistematik ve devamlı bir haksızlık ve zulüm yapıyorsa, ona karşı açık bir tavır takınmak gerekmez mi?

Suriye üzerinde 'dış güçlerin oyunları' retoriği sonuçta burada katilin Esad ve rejimi olduğu ve durdukça öldürmeye devam ediyor olduğu gerçeğini ne yazık ki değiştirmiyor.

Katliamsa, evrensel nitelikli lanetlik bir cürümdür, ve eninde sonunda insanlar, ülkeler, halklar onun karşısında nerede durduklarına göre değerlendirilirler. İsterseniz biraz tarihe bakın, muhtaç olduğumuz ibreti orada kolaylıkla bulursunuz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi