Ahmet Kekeç

Ahmet Kekeç

Fenerbahçe

Fenerbahçe

Çocukluğumda Can Bartu’lu, Datcu’lu, Ziya Şengül’lü, Nunweiller’li, Ogün Altırpamak’lı Fenerbahçe’ye uzak bir hayranlıkla bakardım.

Birinci takımım “üçüncü küme”de varolma mücadelesi veren Malatyaspor’du ama kentteki Fenerbahçe hâkimiyetine inat, daha mütevazı bir takım görüntüsü çizen Beşiktaş’a sempati duyardım.

Taraftarlık, bazen, bir inatlaşmadır...

Muarız üretmektir...

Muarızlara göre pozisyon belirlemektir...

Benim Beşiktaşlılığımın altında, muhtemeldir ki, genelgeçer olana, çabuk meyledilene, kolayca sevilebilene duyduğum tepkinin payı vardır... Büyük çoğunluğun (hatta neredeyse herkesin) Fenerbahçeli olduğu bir rekabet dünyasında, farklı olana meyletmek, bazen varoluşun altını kalın kalemle çizmek anlamına gelir... (Bu satırlar fazla Haşmet Babaoğlu kokuyor ama idare edin ardık... Haşmet sen de idare et...)

İddialı konuşmak istemem...

Beşiktaş büyük takım...

Beşiktaşlılığın sunduğu “hazlar” daha da büyük.

Bir kıyı (ve kenar) takımı olarak Beşiktaş, taraftarlarına, hemen fark edilebilir bir “varolma ve kendini gösterme imkânı” sunuyor. Az bulunur olmanın hazlarını yaşatıyor.

İyi bir Beşiktaşlı olduğumu düşünüyorum...

Birinci takımımla mücadelelerinde bile, gönlüm hep “siyah-beyazdan” yana oldu.

Bir de ironi...

Kendimle dalga geçmenin yollarından biri de, takımımın “muhteşem son saniye mağlubiyetlerini” (“üç dakikada üç gol” mesela) düşünmek, konuşmak, geyiğini yapmak, bu konudaki “rakip taarruzları” karşılamaya çalışmak olmuştur.

Beşiktaşlıysanız, hayata da hep ironik bir mesafeden bakıyorsunuz.

Sizi taraftarlığın ve fanatizmin ağır yükü değil, bir yere yahut bir şeye ait olmanın hazzı belirlemeye başlıyor.

Bir anlamda kurtuluyorsunuz...

Diyeceksiniz ki, “Hadi lan, sanki fanatizmin kör ettiği Beşiktaşlı görmedik hiç...”

Haklı olabilirsiniz...

Ben kendi Beşiktaşlılığımın ontolojisini yapıyorum... Tanıdığım Beşiktaşlıların çoğu da böyle düşünüyor.

Peki, başlığı “Fenerbahçe” olan bir yazıda “Beşiktaş güzellemesi” de ne oluyor?

Şu oluyor:

Cumartesi günü bir maç izledim.

Daha doğrusu, cumartesi günü oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçının ikinci yarısına yetişebildim ve kendi açımdan keyifli bir 45 dakika geçirdim.

Kazanan takım kupayı kaldıracaktı.

Kim kazansa, hak etmiş olacaktı.

Beraberlik bozulmadı ve potadaki iki takımdan biri, yani ilk turnuvayı lider tamamlayan Galatasaray şampiyonluk kupasını kaldırdı.

Fenerbahçe onur mücadelesi veriyordu, şampiyon olamasa da bu mücadeleden galip çıktı ve alkışı hak etti.

Burada bitmeliydi.

Burada bitmediği için, yazının başlığını “Fenerbahçe” koydum.

Kim nereye çekerse çeksin, Kadıköy’deki arbedeyi gördükten sonra artık galiba futbol izlemekten keyif almıyorum... “Laikliğin son kalesi Fenerbahçe” muhabbetinden hoşlanmıyorum... Ekranlardaki gürültülü futbol programlarına tahammül edemiyorum... İçinde “şike”, “Aziz Yıldırım”, Rıdvan Dilmen” geçen laflar duymak istemiyorum...

Fenerbahçe bir “siyasi aidiyetin” adı olacaksa, kurulmakta olan yeni düzene karşı bir “direniş hattı” sayılacaksa, üstelik bu durum aklı başında taraftarlarca köpürtülecekse, lanet olsun böyle futbol düzenine...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ahmet Kekeç Arşivi