Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Bugüne kadar herkes konuştu... Bakalım Erdoğan ne diyecek?

Bugüne kadar herkes konuştu... Bakalım Erdoğan ne diyecek?

Ünlü “soba hikâyesi”ni anlatmanın tam sırasıdır... “Her kafadan farklı bir ses”in çıktığı şu günlerde uygun tek hikâye, herhalde “soba” hikâyesidir.

Hikâyeyi biliyorsunuz.


Günlerden bir gün, aralarında “matematikçi, fizikçi ve kimyacı” gibi bilim adamlarının bulunduğu bir grup, “Anadolu’yu gezmeye” çıkarlar... Yalnız, mevsim “kış”tır, hava da “soğuk mu soğuk”tur!..


Üstüne üstlük, biraz sonra da “tipi” başlamasın mı?.. Önlerini göremez olurlar!..


Bakarlar ki, yola devam imkânı yoktur!.. En iyisi, “en yakın köye sığınmak”tır!..


Binbir güçlükle, köye ulaşırlar ve köyün girişindeki küçük bir evin kapısını çalarlar!..


“Yaşlı bir zat” açar kapıyı... Gelenler “yabancı”dır, ama zangır zangır titremektedirler!.. Hemen buyur eder içeri!..


Misafirlerini “sobanın yandığı odaya” alır!.. Kendisi de, “misafirlerin içini ısıtacak bir çorba” yapmak üzere mutfağa geçer!..


İhtiyar köylü, mutfakta “çorba” pişirmeye devam ededursun, bizim “bilgin”ler, sıcağın etkisiyle “buzdan adam”lıktan kurtulunca, başlarlar kendi aralarında tartışmaya!..


Mevzu, “odadaki soba”dır!..


BU SOBA NİYE BURADA?


Soba, “kayrak taş” denilen düz taşlardan 3-4 tanesinin üzerine konulmuştur!..


Ve ayrıca, “dikdörtgen şeklindeki oda”nın ortasında değil de, “bir köşesinde”dir!..


“Bilginler” işte bunu tartışır!..


“Matematikçi” olan der ki;


“Bu soba, burada olmamalıydı... Eğer dikdörtgen köşegenlerin kesişim noktasında bulunsaydı, sıcaklık eşit şekilde dağılırdı odaya!”


“Fizikçi” olanı, “hayır” der;


“Sıcaklığın dağılımı için, sobanın kesişme noktasında bulunması yeterli değildir!.. Odanın coğrafî yönü ve hava akımı da önemli!.. Bu açıdan bakarsak, sobanın kuzey duvarına yakın kurulması şarttır!.. Böylece, oradan gelecek soğuğu kırar ve odanın daha sıcak olmasını sağlar!”


“Kimyacı” olanının kafası, “kayrak taşları”na takılmıştır!..


Bu köylü, “cahilin teki” olmalıdır!..


Öyle ya;


Sıcak hava, “yukarıya” çıkar...


Köylü ise, sobayı taşların üstüne oturtarak adeta tavanı ısıtmaktadır!..


“Bu taşlar kalkmalı” der;


“Taşlar kalkınca, sobanın sıcaklığı daha aşağıda kalır ve böylece tavan değil, taban yüzeyi ısınmış olur!”


YAŞLI KÖYLÜNÜN VERDİĞİ DERS


Herkes fikrini söyledikten sonra, susar!..


Çünkü, bütün “bilimsel veriler” ortaya konulmuştur!.. “Sobanın oturtulduğu” köşe hatalıdır!.. “Taşlar üzerine oturtulması” ise, daha büyük bir hatadır!..


O halde, ihtiyar köylü, bunca hatayı niye yapmıştır?..


Tek çare, “mutfaktaki köylüye sormak”tır!..


Biraz sonra; elinde bir tas “çorba”, bir parça “ekmek” ve “kaşık”larla içeri girer köylü!..


Bilginlerimiz; bir yandan çorbaya kaşık sallarken, bir yandan da “sobanın konumu”nun nasıl olması gerektiğini anlatırlar!..


Matematikçi “kesişme”yi, fizikçi “kuzeyin soğukluğu”nu, kimyacı ise “hava sirkülasyonu”nu anlatır!..


Her üçü de, “kendi haklılığını” iddia edip, sorarlar yaşlı köylüye...


“Sobayı niye böyle kurmadın?”


Yaşlı köylü, her üçünü de sabırla dinledikten sonra, “Şu anlattıklarınızdan hiçbir şeycik anlamadım” der;


“Sobanın durumuna gelince,


Cebimde para, elimde boru yoktu!.. Altına taş koydum ki, dik borular soba deliği ile aynı hizaya gelsin!.. Sobayı odanın bu köşesine koydum ki; elimdeki borular ancak bu kadarına yetti!”


UÇAK NASIL VURULDU?


Söyleyin Allah aşkına;


“Uçak düşürülmesi” olayı da, git gide bizim “soba hikâyesi”ne benzemeye başlamadı mı?..


Görüyorsunuz işte;


Ağzı olan herkes konuşuyor.


Meselâ, Suriye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cihad Makdiri diyor ki;


“Türk uçağı Suriye karasularında düşürüldü... Uçak füzeyle değil, uçaksavarlarla vuruldu... Olayda, kesinlikle füze kullanılmadı.”


Oysa, daha iki gün önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu demişti ki;


“Bu uçuşlar ilk defa yapılan bir uçuş da değil. Alçak uçuş yapma sebebi de odur. Radar testleriyle alakalı. Ayrıca Suriye sınırına 13 mil uzaklıkta bulunuyordu, yani uluslararası hava sahasındaydı. Kontrolü kaybettikten sonra Suriye karasularına düştüğü tespit edildi. Ve de Suriye aksini iddia etse de, vurduğu uçağın Türk uçağı olduğunu biliyordu...”


Şimdi gelin de kafanız karışmasın?..


Açıklamalar ortada... Peki hangisi gerçek, hangisi gerçek dışı?..


Uçağımız “uluslararası sular”da mı vuruldu, “Suriye karasuları”nda mı?..


“Yanlışlıkla” mı vuruldu, “kasıtlı” olarak mı düşürüldü?.. Suriye, uçağın “Türk uçağı” olduğunu biliyor muydu, bilmiyor muydu? Uçağımız “füze” ile mi vuruldu, yoksa “uçaksavar mermileri” ile mi?.


TÜRKİYE NE YAPMALI?


Gel de; çık çıkabilirsen işin içinden...


Bu durumda, “Türkiye” ne yapmalı?..


“Herbokolog”lar yine devrede..


Adeta “beyanat ishali”ne yakalanmışlar... Ağızlarından beyanat üzerine beyanat fışkırıyor;


“Türkiye, derhal Suriye’ye savaş ilân etmelidir... Çünkü, bir ülkenin uçağının düşürülmesi, savaş sebebidir!”


Bir başkası farklı görüşte;


“Yok, yok... Bu olay, bir savaş ilânına gerekçe olamaz... Türkiye, Suriye’den özür ve tazminat talep edip, olayın üstünü örtmelidir!”


Görüyorsunuz ya;


Her kafadan farklı bir ses çıkıyor... İnsan, hangisinin doğru söylediğini bilemiyor...


Dolayısıyla, karar vermekte zorlanıyor.


Oysa, sorun ortada:


“Bir F-4 uçağımız düştü.


Bunu düşüren de Suriye!..”


Haa, “füze” ile değil de “uçaksavar”la düşürmüş... Bu, çok mu önemli?..


Önemli olan;


Uçağın düşürülmüş olması!..


Bundan dolayı boynunu büker, “yanlışlıkla vurulduğunu” söyleyip “özür” mü dilersin, yoksa “efelenmeye” devam mı edersin?..


Türkiye’nin tavrı;


“Hatalıyız... Kusurumuzun bedeli neyse ödemeye hazırız” demeye ya da; “Vurduysak vurduk... Orada ne arıyordunuz?” demeye göre değişir!..


Türkiye’nin tavrı; “özür” dilenirse farklı, “efelenmeye” devam edilirse farklı olacaktır.


GÖZLER ERDOĞAN’DA


Ve bu da;


Başbakan Tayyip Erdoğan ve kurmayları tarafından elbette değerlendirilecektir.


Öyle sanıyorum ki;


Cuma gününden bu yana aralıksız yapılan toplantılarda “ortak bir görüş” ve bir “yol haritası” tezahür etmiştir...


Bu da, büyük bir ihtimalle bugünkü AK Parti Grubu’nda Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilecektir.


Ağzı olan herkes, bundan sonra da elbette konuşmaya devam edecek...


Ama, hiç olmazsa bugün, kulağımızı Erdoğan’a verelim ve onu dinleyelim...


Bakalım, Erdoğan ne diyecek?..


Çünkü Erdoğan;


“Devletin tavrı”nı açıklayacak.





İsrail’e öyle, Suriye’ye böyle!


Bugünkü manşet haberimizde de okuyacağınız gibi, “Batı’nın sahtekârlığı” bir defa daha tescillenmiştir...


Evet, Batı; “sahtekâr”dır, “ikiyüzlü”dür ve “çifte standartlı”dır!..


Hele, “9 Türk’ün katledildiği” gemiyi, evet Mavi Marmara’yı düşünün... Yine, böyle bir “dış gezi”de olan Başbakan Erdoğan, gezisini yarıda kesip dönmüştü... Verdiği karar da, büyük bir ihtimalle “misilleme” yapılması yönündeydi... Ama sonra, öyle sanıyorum ki; ABD ve Batı girdi devreye ve dediler ki; “Aman sakin ol!.. Yoksa, işler çığrından çıkabilir!”


Erdoğan sakinleşti... Türkiye’nin “çuval geçirme” olayında yutkunduğu gibi, “Mavi Marmara”da da yutkundu... Öyle ya; tüm dünyayı karşısına alamazdı ki!..


Derken... “Çuval geçirme” ve “Mavi Marmara”dan sonra, şimdi de “uçağımızın düşmesi” olayı ile karşı karşıyayız...


Yani, “onurumuzun çiğnendiği” üçüncü olay!..


“Çuval geçirme”de ve “Mavi Marmara”da “sakin olun” diyen Batı, uçağımızı düşüren Suriye’ye karşı ise, “gaz” üzerine gaz veriyor!..


“Bu bir savaş sebebidir... Türkiye, Suriye’ye misillemede bulunmalı ve Esed’i devirmelidir.”


Başka söze hacet yok... Bu tavır, “sahtekârlık”tır.


Batı, Türkiye ile Suriye’nin savaşmasını istiyor ki, her iki ülke de parçalansın!.. Oysa, Türkiye ile Suriye arasındaki bir savaş İran ve Irak başta olmak üzere bütün bölgeyi içine alır ve hiçbir ülke bu savaştan kârlı çıkmaz!..


Batı “gaz” veriyorsa, durup, biraz düşünmek gerekir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi