Prof. Dr. Şaban Şimşek

Prof. Dr. Şaban Şimşek

Ermeni Anıtları, Fransa’ya Tepkilerimiz ve Citroen C- 5!..

Ermeni Anıtları, Fransa’ya Tepkilerimiz ve Citroen C- 5!..

Bugünlerde gündem malum düşürülen askeri uçağımız ve sonrasındaki gelişmeler; Suriye sınırındaki askeri yığınak, konuyla ilgi olarak Amerika’nın Rusya’nın açıklamaları, NATO çerçevesinde yapılan toplantılar ve son olarak Mısır’ın yeni seçilmiş olan Cumhurbaşkanı Mursi’nin kanımca çok önemli sözleri: “Suriye’de arabulucu olabiliriz.” Bu belki Türkiye ile Suriye arasındaki bir yumuşamayı hedefliyordur ama daha önemlisi Suriye’deki muhalefet (Halk harekatı-Ulusal Konsey) ile yönetim arasındaki bir arabuluculuğu kastediyor olması. Zira Musti de Suriye’deki muhalefet de Müslüman kardeşler örgütünden.
Her neyse konumuz bu değil ama yine de bir açıdan ilgili. Böyle giriş yapmamızın sebebi; hemen pek çok konuda olduğu gibi dış politikalarımızda da gündemin çabuk değiştiği. Eminim çok geçmeden bu da değişecek... Yaratılır ve dayatılır konular adeta. Çoğu siyasi manevradır bunların. Onlarla yatar onlarla kalkarız. Ardından, içine sürüklendiğimiz; demeçlerle, haberlerle, makalelerle, oturumlarla adeta boğulduğumuz gündem, zamanı gelir(!) ve bir anda değişir, değiştirilir ya da unutulur, unutturulur. Ve olayın içindeyken vuracak, vurulacak ya da bir daha yüzüne bakmayacak, artık hiçbir zaman eli sıkılmayacak kadar düşman olduğumuz insanlarla, devletlerle, sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ederiz.
Bunlardan biri de şüphesiz Ermenistan ve 1915 olaylarıyla ilgili olarak Fransa ile yaşadığımız gündemler. Marsilya’da, tam da Osmanlı’nın parçalanmasını (hain bir)plana (Serv) bağlayan antlaşmanın yapıldığı sarayının önüne dikilen Ermeni anıtının açılışıyla ilgili olarak Hükümetimizce, muhalefetimizce, medyamızca, STK’larımızca velhasıl tüm milletimizce verdiğimiz tepkiyi hatırlayalım. Malum 1981 de açılmıştı o heykel. “Yalakalık anıtı” dedik, “üç beş tane Ermeni oyu için yağcılık yapıyorsunuz” dedik, “Büyük devletler böyle davranmaz, siz bu kadar küçük bir devlet misiniz” dedik, “diplomatik ilişkilerimizi keseriz” dedik, “Fransız mallarını satın almayız, dış ticaretimizi durdururuz” filan dedik… Attık tuttuk. Peki sonra ne oldu. Hiiiç! Birkaç yıl değil, birkaç ay da değil birkaç hafta sonra her şey unutuldu ve eskiye yani normale(!) dönüldü.
1984’de aynı amaçla bir heykel de Paris’in göbeğine dikildi. Açılışını da Fransız kabinesinden bir Bakan yardımcısı yaptı. Bizden yine büyük tepki!.. Bu sefer hedef alınan daha çok Fransa Hükümeti oldu. İkili ilişkilerin biteceğinden bile söz edildi. Ne oldu?.. Fransa tarafından bir açıklama yapıldı: “Bakan yardımcısı Franceschei törene hükümet temsilcisi olarak değil belediye başkanı sıfatıyla katıldı” dendi. Bu tarafımızdan geçerli ve yeterli bir mazeret sayıldı ve olay bitti! Sonuç yine aynı: Kocaman bir hiç.
Fransa ile böyle daha birçok gerilim yaşadık. Kanada ve diğer bazı ülkeler de katıldılar bu kervana daha sonra. Anlatmaya gerek yok, senaryo hep aynı çünkü. Fakat “sonuncusundan bahsetmeden geçmek olmaz” diye düşünüyorum. Hiç bu kadar (lafta) kıyameti kopardığımız olmamıştı çünkü. Fransa Ulusal Meclisinde kabul edilen 1915 olaylarının inkârını suç sayan yasa tasarısından söz ediyorum. Evet, Fransa’da size sorulduğunda; “Evet 1915’de Türkler Ermenileri soykırıma uğratmıştır” demezseniz hapse atılacağınız, dünyada eşi benzeri görülmemiş “saçma salak” bir yasa tasarısından bahsediyoruz.
Yer yerinden oynadı, Türkiye ayağa kalktı; Cumhurbaşkanı, TBMM, Başbakan, Hükümet, Muhalefet, Bakanlar, İş dünyası, STK’lar, Medya, Üniversiteler, kısaca herkes. İnsanlar sokağa indi, yürüyüşler yapıldı, gösteriler düzenlendi. Fransa bayrakları yakanlar da oldu. “Hop Fransa dur bakalım, biz başka milletlere benzemeyiz, adamı fena yaparız” dendi. Gazetelerde, elektronik postalarda çarşaf çarşaf ilanlarla Fransız firmalarının ve ürettikleri malların listeleri yayımlandı; Nazi Almanya’sında Yahudi mallarına yapılandan mülhem, duyarlı vatandaşlar tarafından alınmasın ve Fransız sermayesi ekonomik olarak cezalansın diye.
Ne mi oldu? Yine hiç bir şey!.. Meclisten geçen tasarı Türkiye lobisinin ve sadık büyük dostumuz(!) Amerika’nın (USA) gayretleriyle senatodan geçmedi. “Eeh madem geçmedi, yani kanunlaşmadı o halde ilişkilerimizi bozmaya gerek de yoktur” dendi. Bu arada Sarkozy de gidince (Laf aramızda, bakalım Karla’sını ne kadar muhafaza edecek?) yerine gelen Hollande’nın bazı ılımlı beyanatları da (çok) dikkate alınarak ilişkiler eski tas eski hamam oldu. Diplomatik görüşmeler, ticari ilişkiler vs. normale döndü. “Normale döndü” diyoruz ama bu sadece algılamadaki bir yanılsama. Yani algılama öyle oldu. Çünkü ilişkiler gerçekte hiç bozulmamıştı. Laf kalabalığı, medya illüzyonu öyle gösteriyordu bize gelişmeleri.
Balık hafızası mı var bizde, çok mu unutkanız? “Mal bulunca magribi” gibi davranan bir millet mi olduk? Yoksa verdiğimiz sözlerin, ettiğimiz yeminlerin, girdiğimiz taahhütlerin farkında mı değiliz? Niçin kendi kendimize inandırıcılığımızı yitiriyor, bir ölçüde de olsa var olan saygınlığımızı yok ediyoruz? Hiç mi insani ya da ulusal duyarlılığımız kalmadı? Fransa Kralı bilmem kaçıncı Fransuva’yı korumaya alan, “hadi Akdeniz’de biraz da onlar ticaret yapsın, karınları doysun, bir şey olmaz” anlayışıyla(!) olsa gerek onlara kapitülasyon bahşeden o yüce ruhtan hiç mi esr kalmadı; bir parça, bir tortu, bir kırıntı filan?!
Maalesef çoğumuz duyarsızı bu konularda. İtiraf ediyorum, bu (“duyarsız” demek belki ağır olacak benim için), “vurdum duymaz” insanlardan biri de benim. Ve bu sebeple de “bir musibet bin nasihatten iyidir” misali bu yazıyı kaleme alıyorum. Bu durum “her şerde bir hayır vardır” anlayışıyla da açıklanabilir.
Önceki arabam Renault Megan’dı. 2004 yılında almıştım; yani, bütün Ermeni anıtlarının, Fransa ve diğer ülkelere dikildiği zamanlardan sonra. Aslında mal kötü değildi. Kullandığım beş yıl boyunca bir sorunum da olmadı. Yani mizahi bir dil kullanırsak “o arabada “dokunmamıştı bana yılan!”
Geçen yıl sol ayak bileğimde bir rahatsızlık oldu. Düz vites, yani debriyajlı araba kullanamaz oldum. “Bir otomatik araba alabilsem” diye içimden geçirirken bir Citroen C 5 nasip oldu. Özellikle seçmedim. Daha önce de hiç Citroen kullanmamıştım. İş öyle gelişti, kısmet. Ama doğrusu “Fransız malı olmasın” diye de düşünmedim hiç.
Yakıtı iyiydi, stop-start’ı vardı, dönemeçlerde kolay devrilmezdi filan… Ama işçiliği gerçekten beklediğim gibi değildi. Sol ön kapı camı açılıp kapandıkça iz bırakıyordu, radyonun oralardan bir yerden ise cızırtı geliyordu. Çok önemsemedim. Aslında canımı sıkmıyor değillerdi ama çözüm bulamazlar diye düşündüm, Servisle de muhatap olmak istemedim.
Aradan bir yıl geçti. Araç daha henüz 20 bin kilometrede idi. Hep asfaltta ve 40 yıllık şoför olarak tarafımdan kullanılmıştı. Garajda muhafaza ettiğimiz Citroen’imiz, ortada hiçbir şey yokken elektronik sistem panelinde arıza göstermeye başladı. Merkezlerine telefonlar, irtibat kurma çalışmaları filan derken yetkili servise götürmemiz önerildi. Yolda bir şey olmayacağı garantisini de verdikleri için en yakın yetkili servis olan Kartal Bostancıoğlu’na gittik.
“Elektrik sisteminde bir sorun var, arabayı bırakacaksınız” dediler. Ertesi gün şarj dinamosun bozuk olduğunu, tamir edebileceklerini, garanti kapsamında olduğunu ancak yurt dışından geleceği için beklememiz icap etiğini söylediler. Bir şarj dinamosu için tam beş gün bekledik çaresiz. Fransa ile Almanya ile görüşmeler yapmışlar, ancak okey almışlar filan!? Mübarek sanki uluslararası sorun! Bu arada kullanmamız için veya eve gitmek için herhangi bir vasıta filan da vermediler. Beş gün sonra arabamıza kavuşabildik. Yani yeni araba, onca para vermişiz ve şarj dinamosu bozuluyor!!! Şaşırmamak elde değil. Kırk yıldır araba sahibiyim; eskisiyle, yenisiyle, değişik markalarıyla, doğrusu hiç karşılaşmadım böyle bir şeyle. Ama yine de “olabilir” dedik, ne de olsa kul yapımı idi çünkü!
Bir hafta sonra ilgili yetkili servisten telefon edildi. “Efendim arabanızın ekzantrik kayışının değiştirilmesi gerekiyor” diye. Niyeymiş efendim, ne olmuş o kayışa?.. Efendim, o kayışlarda genel bir hata varmış! Haydaaa, işini bırak, bir daha git servise… Ve tabii kafamızda “acaba diğer aksamları da böyle mi, iki gün sonra ne çıkaracak başımıza?” cinsinden düşünceler.
Birkaç gün sonra, bu sefer frenlerde bir sorun hissettim. Sanki yüksek hızda basınca tutup bırakıyormuş gibi bir his. Fren bu, başka bir şeye benzemez. Tabii yolumuz yine Servise düştü. Hiç de sevmem bu servisleri ama ne çare. Garanti kapsamındasınız. Başka bir yerde bir şey yaptırırsanız kapsamdan çıkarılırsınız. Eeh bu arabanında ne yapacağı belli değil. El mecbur yani…
“Disklerinde sorun var” dediler. Diskler balataları yiyormuş, değiştirilmeleri gerekiyormuş. Yirmi bin kilometrede araba ve disk-balataların değişmesi gerekiyor??? Hayret. Soruyoruz:
- Neden oluyor bu, kullanım hatası mı?
- Yook, kullanım hatası değil!
- Hayy Allah, değiştirin o zaman, ama işinizi çabuk bitirin lütfen.
- Değiştiririz, belki bugün bile bitebilir. yalnız biraz masraf çıkacak.
- Ne masrafı, ne kadar?
- Aşağı yukarı 600-650 lira.
- Ya kardeşim, bu yeni araba, garanti süresi de dolmadı. Kendiniz bunun “kullanıcı hatasından olmadığını” söylüyorsunuz. Şimdi niçin ben bu parayı vereyim
diyorum ama derdimi kimselere anlatamıyorum. Canım çok sıkılıyor. Sonunda “bu müsibet bana müstehaktı” deyip arabayı alıyor ve dışarıda bir ustaya disk-balata değişimini yaptırıyorum. Ona da 600 liraya yakın bir para veriyorum ama “hiç olmazsa Fransız firmasına ya da uzantısına gitmedi” diye de birazcık olsun ferahlıyorum.
Sonuç olarak hem bütün bu yazının girişindeki uygulamalarını unutup bir Fransız malının kullanıcısı olmaktan, hem bu kadar işçiliği kötü bir arabanın sahibi olmaktan, hem de böylesine yetersiz bir Servis hizmetine muhatap olmaktan dolayı üzgünüm.
Bana soranlara “Citroen C-5 den memnun değilim, tavsiye etmem” diyor, böylece onlara musibet gelmeden nasihatimi yapmış oluyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Prof. Dr. Şaban Şimşek Arşivi