Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Hicap perdesi yırtılıyor!

Hicap perdesi yırtılıyor!

Evliliklerimiz bile bozuldu...

Eskiden ya sever alırdık, ya da “görücü usulü” evlenirdik...
Şimdi her şey televizyon ekranında başlayıp bitiyor: Birkaç dakikalık görüşme sonrasında evlilikler gerçekleşiyor...
“Peçe” arkasında saklanan “hicap” duygusundan eser yok!
Eskiden dünür huzuruna çıkmaya utanan kızlar, şimdi sere serpe ekranda. Anladık peçenin yerini “türban” aldı, ya “ar”, “hayâ”, “hicap” gibi duygulara ne oldu? Başı sımsıkı kapatıp ekranda “evlilik pazarlığı”na oturmak, başörtüsünün simgelediği inanç sistemine hakaret değil mi?
Ne tuhaf: Taliplerin bir birlerine uygun olup olmadıklarına artık aileler-akrabalar değil, televizyon stüdyosunda oturan ilgisiz insanlar karar veriyor...
Ne gelini tanıyorlar, ne damadı...
Her şey, “hadi rastgele” havasında gerçekleşiyor.
Ya rast gelmezse ne olacak?..
Nitekim çoğu rast gelmiyor, olan da çocuklarımıza oluyor.
Ne diyeyim: Ekranlarda evlenmek artık çok moda!
Televizyon kazanıyor, programcı kazanıyor, reklamcı kazanıyor, reklam veren kazanıyor...
Bu “moda”nın tek kaybedeni, evlenen çiftler!
Birkaç dakikalık görüşmeyle bir birlerini tanıdıklarını zannediyorlar. Bu ülkenin tarihinde evlilik hiç bu kadar yozlaşmamış, bu kadar ciddiyetsiz bir konumda olmamıştı.
İster istemez diğer “doğal” evlilikler de etkileniyor bundan. Ve evlilikler, gitgide sıradan bir “iş”e dönüşüyor.
Televizyon kanallarındaki aymazlığı örnek alanlar, “olmazsa boşanırız” havasında evleniyorlar.
Aşklarımız bile kirlendi!
¥
Bir hicaz şarkı vardı eskiden, dillerden düşmezdi...
“Adalardan Modalara geçilir/ Yar elinden zehir olsa içilir,
“Bu dünyada başa gelen çekilir/ Beni şad et Şadiye’m başın için.”
Sanırım kafiyeden dolayı, “moda” denince aklıma hep “ada” gelir. Eskiden adalarda yazlık almak “moda” idi, sonra başka moda yerler (Bodrum, Çeşme gibi) çıktı, adaların pabucu dama atıldı.
Bir vesile ile bu konuya da gireriz belki, ama şimdiki konumuz “ada” değil, “moda”; daha doğrusu “moda” yüzünden kaybettiğimiz çeşitliliğimiz.
Eskiden İstanbul rengârenk bir “karnaval şehir”di. Farklı kıyafetler, farklı diller, farklı başlıklar harmanıydı. Bir tarafta fötr şapkalı Levantenler, daracık pantolonlu ve bastonlu İngiliz sörleri, bereli Fransız asilleri, diğer tarafta sarıklılar, serpuşlular, fesliler, kavuklular, keçe külahlılar, kabalaklılar, yağlıklılar, takkeliler... Setreliler, yelekliler, ceketliler, cübbeliler, kaftanlılar...
Öte yandan rengârenk çarşaflarıyla yürüyen Osmanlı kadınlarının yanı sıra, başlarına üzerleri envai çeşit el yapması çiçeklerle süslü abartılı şapkalar takmış yabancı kadınlar...
Bu kıyafet Osmanlı kadınlarına kuşkusuz son derece gülünç gelir, ancak rahatsız edici tek bir bakış dahi atmazlardı. Çünkü insanı incitmemek, Osmanlı ahlâkinin temelini teşkil ederdi.
“Moda” sayesinde hepimiz bir birimize benzedik!
Şu “moda” denen olgunun, imanımıza da zararı dokundu, ama en büyük zararı hiç kuşkusuz, çeşitliliğimize verdi...
“Moda” yüzünden çeşitliliğimiz ortadan kalktı.
İnançlısı, inançsızı nüans farkıyla aynı şeyleri yiyor, aynı şeyleri giyiyor, aynı şeyleri yapıyor, benzer şeyler yaşıyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi