Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Alim zat ile bir embesilin hikâyesini bilir misiniz?

Alim zat ile bir embesilin hikâyesini bilir misiniz?

Eskiden yazıya başlarken bir “fıkra” veya “hikâye” anlatırdım... Ama, son zamanlarda “ciddi konular” o kadar ağır bastı ki; ne “fıkra” geliyor aklıma, ne de “hikâye!”


İşin doğrusu;

“Tam yerine rast gelen” fıkra veya hikâye de gelmiyor, eskisi gibi!..

Her neyse;

Bugün, “günün mânâ ve ehemmi-yeti”ne binaen bir hikâye anlatalım...

ZİNDANDA TEBLİĞ!

Efendim;

Bir zamanlar, ülkenin birinde “manevi rütbesi yüksek bir zat” yaşarmış...

Siz, ona ister “tarikat şeyhi” deyin, isterse “hocaefendi” veya “medrese”de bir alim...

İşte bu alim ve fazıl zat, bir gün “iftira”ya kurban gider ve “zindan”a atılır...

“Hay Allahım, ne günah işledim de başıma bunlar geldi?” diyerek kendini sorgulamaya başlamışken, atıldığı “karanlık zindan”a gözleri alışınca, bir de bakar ki; zindanın bir köşesinde “biri daha” vardır.

O zaman, bu “cezalandırma”nın, aslında bir “mükâfat” olabileceğini düşünür.

Öyle ya;

Zindandaki bir kişiye “tebliğ”de bulunacak, onu “irşad” edecek ve “İslâm’la şereflenmesi”ne vesile olacaktır.

Bu ümit ve şevkle;

“Zindan arkadaşı”nı dizinin dibine oturtur ve başlar muhabbete...

“Din” ile “diyanet” ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, lâf aramızda biraz da “ahmak ve ebleh” olan kişiye, hemen her gün “farklı bir dini konu”dan bahseder...

“Ahlâk”tı, “haram”dı, “helâl”di, “zikir”di, “şükür”dü, “ana-babaya saygı”ydı filân derken, her şeyi anlatır.

Anlattığı her konunun sonunda da, sorar zindan arkadaşına;

“Anladın mı?.. Eğer anlamadıysan söyle, üşenmem, yeniden anlatırım!”

O zat;

“Anladım” der...

Hem zaten, anlatılan konularla o kadar “ilgili”dir ki; gözlerini “mübarek zatın yüzünden” ayıramaz!..

Onun önünde her gün diz çökmekte, gözlerini o zatın yüzünden ayırmamakta ve anlattıklarını da “can kulağı” ile dinlemektedir!..

Böyle böyle; aradan günler ve hatta haftalar geçer...

Onun bu halini gören mübarek zat;

“Tamam” der,

“Bu adam, yüzüme bu kadar dikkatli baktığına ve anlattıklarımı da bu kadar can kulağı ile dinlediğine göre, epey mesafe katetmiş olmalı!”

Bu düşünceyle, aldığı mesafeyi “test” etmek ister.

“Gel bakalım der;

“Anlat bakalım, neler anladığını!”

Zindandaki zat;

“Şunu anladım” der;

“Haftalardır yüzüne bakıyorum... Seyrek sakallarına bakıp, seni birine benzetmeye çalışıyorum...

Sonunda çıkardım işte... Benim, köyde bir keçim vardı!.. Onun çenesinde de, seninki gibi sakallar vardı!!!...

Sana baktıkça, ona bakmış gibi oluyorum!!!”

NE SÖYLERSEN SÖYLE!

Hikâye bu kadar...

Biliyorum, soracaksınız;

“Hikâyeyi anladık da, bu yazının ana fikri ne, ne demek istiyorsun?”

Hikâyeden de anladığınız gibi;

Haftalar süren “tebliğ amaçlı sohbet-ler”in gelip dayandığı nokta, “köydeki keçi”den ibarettir...

Bir aşk derecesinde mübarek zatın yüzüne bakan ve onu “can kulağı” ile dinliyor görünen zat, meğer onun “seyrek sakal”ına bakarken, “köydeki keçisini” hâyâl etmektedir!..

Hikâyeden çıkarılacak “ders” şudur:

Senin ağzından çıkan söz, birileri tarafından “son derece dikkatli” ve “can kulağı” ile dinleniyorsa, sanma ki, o birileri bir şeyler anlıyor!..

Senin ağzından çıkan söz veya fıkra, birilerini “kahkaha”ya boğuyorsa, ya da gülmekten yerlere yatıyorlarsa, bil ki onlar “fıkra”ya değil, “senin komikliğine” gülüyorlardır.

Hasılı kelâm;

“Ahmak”lara, “aptal”lara, “embesil”le-re, “ebleh”lere, “gerzek”lere ve dahi “dunkof”lara “tebliğ” yapılmaz...

Onlar, “ümitsiz vak’a”dırlar!..

Doktorların “ne yerse yesin!” dediği bu tiplere, ne söylersen söyle!..

Çünkü onlar;

“Kıl”dan, “tüy”den başka bir şeyden anlamazlar... “Tez”leri olmadığı için, “bez”lerle uğraşırlar!..

Sen, onlara “tebliğ” yapayım derken, hoşlarına gidecek “fıkra”lar anlatır ve hatta “futbol” dünyasına bile girersin ama, onlar seni makaraya alır, “maskara”ya çevirir...

Kısacası seninle eğlenirler!..

Sen, “İslâm’ı sevdiriyorum” der, “şar-kı”lar söyler, söylenen şarkılarda parmaklarını şıkırdatır ve hatta “dans” edersin ama, onların gözünde “saray soytarısı” olmaktan öteye gidemezsin!..

O halde ne yapacaksın?..

Yapacağın şu;

Ya bu işlerden vazgeçecek, “şov-men”liği bırakacak “kendi işine” döneceksin, ya da “son kullanma tarihin gelinceye” kadar, “medyanın maskarası” olmaya devam edeceksin!..

Bunun, başka yolu yok!..

“Kullanıldığını” anlamamakta ısrar edersen; “müzik”ti, “spor”du derken, bir de bakmışsın “kadın programları”na “meze” pardon “malzeme” olmuşsun!..

Oradan da;

“Şöhretler mezarlığı”na!..

BU, BENİM DİNİM Mİ?

“Hikâyenin anafikri”ni böylece izah ettikten sonra, gelelim günümüze...

Başbakan Tayyip Erdoğan, ekrandaki “Muhteşem Yüzyıl” dizisine ateş püskürüp; “Bizim böyle bir ecdadımız yok, biz böyle bir Kanuni tanımıyoruz” dedi ya; ekranlardaki veya gazetelerdeki “dini tartışmalar”a bakıp, ben de diyorum ki;

“Bizim, böyle bir dinimiz yok!”

Şu hâle bakın;

Adamlar ve madamlar, oturmuşlar “Muhteşem Yüzyıl” üzerine “muhteşem bir tartışma” yapıyorlar...

Söylediklerini “muhteşem bir üzüntü” ile izledim, saçımı-başımı yoldum...

Adam, Muhteşem Yüzyıl’a çakmak” için, bir başka kanaldaki “Osmanlı” dizisinden örnek verip, diyor ki;

“Oradaki kadınlar, Osmanlı’nın dini inancına daha uygun giyiniyorlar!”

Muhteşem bir saçmalama!..

Be adam, o dizideki kadınlar, evet biraz daha “usturuplu” giyiniyorlar ama, oradaki “öpüşme” sahnesini ne yapacağız?..

Öyle bir “ateşli öpüşme” sahnesiymiş ki, “provası” için bile, “buz gibi göl”ün içinde “tam 5 saat” uğraşmışlar, iyi mi?!?..

Bu mu bizim dizimiz?..

Bu mu bizim dinimiz?..

Bu mu Osmanlı’nın din anlayışı?..

Yeter!.. Daha fazla saçmalamayın!..

NEDİR BU AŞAĞILIK KOMPLEKSİ?

Geçelim, bir başka konuya...

Son yıllarda; kendilerine “İslâmcı entelektüel” denilen bazı “fikirdane”ler çıktı ortaya... Ağızlarından çıkan “fikir” midir, yoksa “kir” mi, anlayamadım...

Daha önce yazdığım ve yazarımız Prof. Dr. Namık Açıkgöz’ün de “isabetli bir tesbit”te bulunduğu gibi, “Türkiye Müslümanları”nın ve hatta “dünya Müslümanları”nın en büyük problemi “karşı taraftakiler” değildir...

Müslümanların problemi, “meşruiyet kompleksi” yaşayan bizim mahalledeki “yanaşma İslâmcılar”dır!..

Bu “yanaşma İslâmcılar”dır ki;

İçinde bulundukları “ezik-büzük”lükten ve “kompleks”ten kurtulabilmek için, dünün “Marksistleri”, bugünün “liberal maskelileri” ile birlik olup, “dindar”lara saldırıyorlar!..

Böylece, “çığırtkanlar korosu”nda yer alıp, hem seslerini duyuruyorlar, hem de “meşruiyet” kazandıklarını zannediyorlar...

Ehh, “isim”lerini de duyurup, “şöhret” oluyorlar...

O hâle geldiler ki;

“Yumurtadan çıkan civciv”in, çıktığı kabuğu beğenmediği ya da “kestane”nin çıktığı kabuğa “pis, kıllı” dediği gibi bir “ret ve inkâr” psikolojisi içindeler!.

Kimi “AK Parti”yi beğenmez,

Kimi Erdoğan’ı eleştirir!..

Kimi Çamlıca, Taksim ve Göztepe’ye “cami” yapılmasına karşı çıkıp “cami yerine okul inşa edin” der, kimileri de “cami projeleri”ni beğenmez!..

Kimi “sekülerizmi kutsamaya” başlar, kimi “zorunlu din dersine karşıyım” diyerek, ekran ekran dolaşır ve şöhreti yakalamaya çalışır...

Gerçekten merak ediyorum;

“Ne oldu Müslümanlara?”

Tamam, herkesin “saçmalama özgürlüğü” vardır ama, “dindarların günaha ihtiyacı var” demek neyin nesi?.. “Karşı mahalleye yaranmak” ve onlardan “okkalı bir aferin” almak için “entelektüel” olmaya gerek yok ki!..

Hikâyedeki gibi;

Zindandaki adam da saçmalıyor,

Sen de!..

Aranızdaki fark ne?..

O adam, hiç olmazsa köydeki “keçi”sini düşünüyor, bu kadar saçmaladığına göre, belli ki sen; keçileri de kaçırmışsın!..

BU YOL, YOL DEĞİL!

Şunu, artık herkes anlamalı;

Karşı mahalledeki birisi, sizin için; “Duymak istediğim şeyler söylüyor!.. Kulağıma hoş gelen sesler duyuyorum” diyorsa, kendinize “çekidüzen” vermenin ve kendinizi yoklamanın zamanı gelmiş demektir!..

Şöyle bir kontrol edin kendinizi;

“Ben ne yapıyorum?.. Beni övüyorlarsa, demek ki yanlış yoldayım!.. Bana saldırıyorlarsa, demek ki gittiğim yol doğrudur.”

Bunu mutlaka yapın!..

Çünkü onlar, Müslümanların “sevap”la-rını değil, “günah”larını severler!..

Söyleyin Allah aşkına;

“Başını örtmüş bir kadın”ın, o televizyonlarda veya o gazetelerden birinde “haber” olduğunu hiç gördünüz mü?..

Ama, “başını açan” kadınlar, hep “sürmanşet”ten ve “övülerek” haber yapılmış, “diğer başörtülülere örnek” gösterilmiştir!..

O halde, zerre kadar aklı olan biri bunu anlar ve sorar değil mi;

“Beni niye baştacı ediyorlar?”

Bunu sormuyorsa, çıkmaya başladığı “şöhret basamakları” kendine hayırlı olsun!..

Ama, unutmasın;
Bu yol;

“Şöhretler mezarlığı”na gider!..

Nicelerinin gittiği gibi!..

“Hoca”larımız, “loca”larla iş tutarlarken, akıbetlerini de düşünmelidirler!

Bilmem anlatabildim mi?



100 yıl sonra cevap verilen mektup

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, dünkü TBMM Genel Kurulu’nda; Diyanet ve TİKA bütçelerine yönelik eleştirilere cevap verirken, ilginç bir anekdot aktarmış ve demiş ki;

“Karadağ’da bir camiyi ziyaret ettiğimde Diyanet İşleri Başkanı bana, bu caminin hikayesini anlattı... Dedi ki; ‘1911 yılında bu cami tamir edilsin diye Osmanlı’ya mektup yazmış atalarımız... Ama mektuba cevap gelmedi. Tayyip Bey Başbakan olunca halimizi bir kez daha arz ettik. Burası onun talimatıyla restore edildi. 2011 yılının Kadir Gecesi’nde yeniden ibadete açıldı.’

Arkasından ilave etti: ‘Sayın Bakanım bir daha bizim mektuplarımıza cevap vermek için lütfen 100 sene beklemeyiniz.’

Şimdi dünyanın neresinde olursa olsun, Türkiye’ye yazılan mektuplar anında cevabını buluyor. 75 yıl aradan sonra Kerkük’e giden ilk Bakan bu Hükümetin Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu oldu. Urumçi’ye giden ilk Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Bugüne kadar bunlar konuşuldu ama biz icraatını yapıyoruz. Türkiye, dünyanın her yerinde var.”

Bu olayı, sizlerle paylaşmak istedim...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi