Prof. Dr. Şaban Şimşek

Prof. Dr. Şaban Şimşek

"Yuh artık" diye Başlayan Bir Cümle!..(4)

"Yuh artık" diye Başlayan Bir Cümle!..(4)

"Yuh artık" diye Başlayan Bir Cümle!..
Ve "Hoşgeldiniz" Yeni Sağlık Bakanımız(4)

Bir hekime uygulanan şiddet olayından yola çıkarak hazırladığımız yazı serimizin bu son bölümünde, ülkemizde on yıldır uygulanmakta olan “Sağlıkta Dönüşüm” programının doğurduğu olumsuz sonuçlardan en önemli iki tanesine değineceğimizi söylemiştik: Bunlardan birincisi değişen toplum psikolojisi, ikincisi ise aksayan tıp eğitimidir.

Hekime ve sağlık personeline uygulanan şiddet olaylarının temelinde, şüphesiz ki toplumun hekime ve verilen sağlık hizmetine bakışındaki psikolojisinin değişmesinin etkisi büyüktür. Her ne kadar bazıları, özellikle yetkililer, olayları, idare-i maslahat anlamında “münferit” olarak değerlendiriyorsa da durum pek öyle değil.

Türkiye'de sağlık alanında her gün en az 21 şiddet vakası yaşanıyor. Türk Sağlık-Sen'in araştırmasına göre sağlık çalışanlarının 3'te 1'i sözlü ve fiziksel şiddete uğramış durumda. Doktorların yüzde 47'si bir kaç kez, yüzde 9'u sayısını hatırlayamadığı kadar, hemşirelerin yüzde 30'u bir kaç defa, yüzde 9'u sayısını hatırlayamadığı kadar şiddete uğradı. Sağlık Bakanlığı Beyaz Kod Birimi’ne 2012 yılının son sekiz ayında 5000’e yakın şiddet olayı bildirildi. Sadece İstanbul'da toplam 4688 şiddet olayı yaşandı: Bunlardan 3190’ı sözel şiddet, 1498’u ise fiziksel şiddet. Bu şiddet olaylarının yüzde 56'sı doğrudan hekimlere yapıldı.

Toplum aynı toplum ama böyle bir durum kesinlikle başka bir meslek grubunda yok. Sıkı mı sen git de belediyedeki bir yetkiliye ya da kaymakamlıktaki nüfus memuruna, bırak fiziki saldırıyı itiraz mahiyetinde de olsa kaba bir laf et; işiniz görülmez suyunuz kesilir, nüfus cüzdanınız verilmez ciscıplak ortada kalıverirsiziniz. Polisten, askerden, yüksek bürokrattan vesaire zaten söz etmiyorum. Hakimler savcılar ise… aman ha! Vallahi “gözünün üstünde kaşın var” derler, yine aynı aralıkta, yani kaşla göz arasında hapsi boylayıverirsiniz. Benden söylemesi, maazallah. Belki biraz “kara mizah” olacak ama siz siz olun yine de dövecekseniz obje olarak kendinize bir doktor… İhtimaldir ki polis olaya el koyacak ve sizi savcılığa gönderecektir ama geçmiş örneklerine bakarak emin olabilirsiniz ki savcı sizi yüzde doksan dokuz salıverecektir.

…Tam bunları yazarken, evdekiler uyardılar, TV de şu alt yazı geçiyordu: “İstanbul’da bir hastanede, hasta ve yakınları, bekletildikleri gerekçesiyle doktorlara saldırdı.” Yani böyle bir şeyi siz, paranızı yatırdığınız, her işlemin alacağı zaman aşağı yukarı belli olan, dolayısıyla en azından ciddi bir gecikmenin söz konusu olmaması gereken bir banka şubesinde bile yapamazsınız. Ya da ödemesini yaptığınız interneti bağlatmak için bir hafta beklediğiniz, arabanızın tamirinde yetkili serviste saatlerce hatta günlerce vakit öldürdüğünüz halde bile yapamazsınız bunu. Belki kızar, biraz kendi kendinize bağırır çağırırsınız ya da şikâyet dilekçesi filan yazarsınız o kadar. Ama kimseye saldırmazsınız, saldıramazsınız.

Çünkü hem işinizin bozulacağından yani internetiniz birkaç gün-hafta-ay daha bağlanmayacağından, dolayısıyla bu çağda internetsiz kalacağınızdan veya arabanızın doğru dürüst tamir edilmeyeceği için başınıza daha büyük dertler açılacağından filan endişe edersiniz hem de saldıracak kimseyi de bulamazsınız karşınızda çoğu zaman! Ama sağlık hizmetinde bu imkânlar hemen her zaman var! Gözünüzdeki çapağı, kulağınızdaki kiri, yatağınızdaki def-i haceti, yaranızdaki cerahatı temizleyecek, sizi hayatınızdan bezdiren türlü psikolojik sıkıntılarınıza ortak olacak kadar yakınınızda olan sağlıkçı hemen karşınızdadır!

Bu arada toplumda, kendini, doktor gibi, toplumda bir üst sınıf olarak algılanan gruptan birilerini dövebilecek konumda olmayı “statü kazanmak” olarak görme psikolojisine girenler de yok değil. “Doktor da kim oluyor? O yalnızca bana istediğim hizmeti, istediğim zaman, istediğim çabuklukta, istediğim mükemmellikte vermek zorunda olan bir görevlidir o kadar. Ben muayene-ameliyat olmakla ona para kazandırıyorum. Bu parayı ben vergimle ödüyorum, dolayısıyla isteklerimi aynen yerine getirmek durumundadır. Aksi halde zor kullanma hakkına sahibim. Onu hemen şikayet eder hatta dövebilirim bile” içgüdüsü yerleşmiş bazı insanlarımızda. Bu gerçekten çok kötü; anlatılır şey değil inanın.

Sebebi mi? Sistem de; hizmet sunumundaki sayısal yetmezlikler ve dolayısıyla milletin yıllar boyunca çektiği sıkıntıların birikimi de; köyden şehre inmenin getirdiği sosyal yetmezlik-kültürel eksiklik de; populist siyasetçilerin söylemleri, bu söylemlerle gaza gelen bazı yetkililerin uygulamaları da; orta, hatta ortanın altındaki toplum katmanlarından gelip sınıf atlamış ama bunu kişilik olarak içine sindirememiş, tabir-i caizse kaldıramamış doktorlar-sağlıkçılar da yani hepsi bunun içinde.

Aslında bence olayların sayısının da çok bir önemi yok. Bizler “Günde 21 tane kendini bilmez yetiştirmiş bu toplum” der ve bunu verilen pedagojik eğitimdeki eksikliğe, eskiden evde alınan aile terbiyesinin yerini sanal etkileşime ya da yoz sokak kültürüne bırakmasına yorar, anlayışla karşılamaya, sindirmeye, hatta çözüm yolları üretmeye çalışırız. Beni ve genelde bütün hekimleri asıl yaralayan, hekimin hizmet sektöründeki bir hizmetli ya da biteviye iş yapan düz memur konumunda görülmesi ve dolayısıyla yapılan işe biçilen indirgeyici düşük değerdir. Yüreğimizi yaralayan, ruhumuzu daraltan, bizleri işimizi yaparken gönülsüz kılan ve mesleği bırakacak noktalara kadar götüren budur.

Evet, sağlık işleri bir hizmet sektörüdür ve hekimin yaptığı iş de bazı yanlarıyla bunun içinde görülebilir. Ama sadece bazı yanlarıyla, o kadar. Mesela; emek yoğun olması, üründen çok iş gücünün ön planda olması (ki bu özellikle performans sisteminde öne çıkıyor), birebir insan ilişkisine dayanması gibi. Yoksa sağlıkla ilgili iş ve işlemleri tümüyle hizmet ifade eden bir restoran, otel ya da belediyedeki faaliyetlerle aynı kümede değerlendirmek fahiş bir hata olur.

Zira hekimlikte bütün bunların fevkinde olarak yüksek bilgi-beyin gücü-beceriye (ki bu mesleğin sanat olma özelliği buradadır) sahip olunması gerekliliği, yapılan iş-uğraşı alanının bizatihi eşrefi mahlûk olan insan olması ve insan vücudunda bir şekilde tasarrufta bulunulması, bunun doğum öncesinden ölüm noktasına kadar gün 24 saat yıl 365 gün devam etmesi gibi özellikleri vardır ki onu çok net bir şekilde düz memuriyetten ya da hizmet sektöründeki hizmetli konumundan ayırır. Tıp mesleğini bir yanıyla kutsallaştıran da bunlardır.

İşte bugün sağlıkta yaşadığımız ve eğer acilen tedbirleri alınmazsa önümüzdeki aylarda-yıllarda geri dönüşümü olmayacak noktalara ulaşacağından emin olduğum sıkıntıların temelinde anlatmaya çalıştığım bu yanlış bakış açısı vardır. Bu bakış öncelikle, sağlıkta dönüşüm programını uygulayanlarca münasip görülmüş sonra da maalesef milletin çoğunluğu (ben en azından önemli bir kısmı olduğunu düşünüyorum) tarafından benimsenir olmuştur.

Şunun herkes tarafından bilinmesi gerekiyor: Hekimler asla “hizmet etmeyelim-yapmayalım” demiyor. Aksine “biz idealist insanlar olarak bu işe talip olduk, elbette hizmet edelim-yapalım ama bunu yaparken “hizmetli” olarak değil “hekim” olarak yapalım” diyorlar. Onca emeğin, onca özverinin, onca sorumluluğun ve yapılan bu önemli işteki onca zorluğun onurlu bir karşılığı olsun istiyorlar.

Kısmet olursa haftaya bu yazı serisini sonlandıracağız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum
Prof. Dr. Şaban Şimşek Arşivi