Prof. Dr. Şaban Şimşek

Prof. Dr. Şaban Şimşek

Hamile ABD’nin Kaçınılmaz Olarak Doğuracağı Çocuk: “Terörizm” (2)

Hamile ABD’nin Kaçınılmaz Olarak Doğuracağı Çocuk: “Terörizm” (2)

Bir Çin atasözü der ki;

Hükümdar âdilse kanunun gereği yok,

Hükümdar âdil değilse kanunun anlamı yok

Bir Türk şairi(Neyzen Tevfik) ise şöyle dile getirir zorbalığı:

Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti

Yumruk yine o yumruk bir varsa el değişti

Önceki yazımızı “Kabahat demokrasi ilkelerinin yetersizliğinde mi yoksa onu uygulayanlarda mı?”sorusuyla bitirmiştik. Uygulayan adil değilse ya da sazendenin, çaldığı türküyü değiştirmeye niyeti yoksa demokrasi ne yapsın? Kuralını koyan, tanımını yapan şöyle demiş, böyle yazmış ne önemi var?

Öyle olmasa, yani Aşık Veysel’imizin,

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk olmasa

mısralarıyla gönüllere nakşettiği “dünya gerçeği” olmasa Müslüman’la Hıristiyan (Ve de tabii ki Yahudi’yle, Budist’le…) bir araya gelmez miydi? Medeniyetler, hiç olmazsa insanlık erdemi gibi belli noktalarda ittifak etmez mıydı?

Ama kurdun fikri koyunu yemek üzere kurulmuş ise illaki gereği yapılacak! Kuzu ha bu senenin kuzusu olmuş ha geçen senenin, fark etmiyor!? Kurt için her zaman bir bahane bulmak mümkün çünkü. Nasılsa kuzunun sorabileceği bir hesap, verebileceği bir zarar yok!

Hani kurt, dere kenarında su içen körpe kuzuyu görmüş de, yemeden önce konu komşuya karşı göstermelikde olsa bir bahane bulmak için çıkışmış ya “Neden suyumu bulandırdın?” diye. Kuzu da bütün saflığıyla“Kurt kardeş, vallahiben bulandırmadım” demiş, ama kurdu inandıramamış tabii. Kurt üsteleyince kuzu tekrar cevap vermiş: “Ama ben suyun aşağısındayım, sense yukarısında. Su her zamanki gibi aşağı doğru akıyor. Bu durumda senin suyunu nasıl bulandırmış olabilirim ki.” Kurt, bu güçlü savunma karşısında verecek cevap bulamayınca fena öfkelenmiş. Dişlerini göstermeyi de ihmal etmeyerek hemen başka bir suçlamaya geçmiş: “Peki tamam, ama sen geçen yıl benim babama küfretmiştin! Kuzu, büyük bir şaşkınlık ve korku içerisinde, “Haydaa” bile diyemeden, zayıf, titrek bir sesle cevap vermeye çalışmış: “Kurt kardeş el insaf.  Elini vicdanına koy. Geçen yıl ben daha doğmamıştım bile.”

Bütün bu haklılık ve mantıklı savunmalarına karşın, kuzu için kaçınılmaz son değişmemişti tabii; fikirler farklı, niyetler başkaydı çünkü.

O kuzu, bazen bir ümmi bazen bir âlim; bazen sıradan insan, bazen bir başbakan; bazen de bir sistem ve bizatihi milletin kendisi olabiliyor. Olaya siyasi pencereden bakılırsa dün Menderes idi, bugün Mursi; dün kapatılan partiler idi, bugün demokrasinin kendisi; dün geliştirilmeye çalışılan Türk demokrasisi idi, bugün ise kurulmaya çalışılan Mısır demokrasisi.

Kurda gelince, dün, zamanın(27 Mayıstaki, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat) darbeci Türk askeri, YÖK Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı idi; bugün ise Mısırın Fravunzade askeri, El Ezher Şeyhi, Anayasa Mahkemesi Başkanı vesaire. (Bu gruplardan demokrasi cellatlığına tevessül etmeyenleri tenzih ederim.)

Yalnız bu kurdun hikâyedeki gerçek kurttan bir farkı var: Hikâyedeki kurdun yaptığı iş emir olunduğu üzere doğasının gereğini yapmak, insan kılığında kurdunki ise sahibinin buyurduğunu yapmak!.. Buna da ne denir biliyorsunuz!

Yalını, yemini verenlere gelince… Uzakta değiller; bir kemik atacak mesafedeler. Yabancı da değiller; soyca, dince amca oğlu, dayı oğlu: Suud Kralı, Katar emiri, Kuveyt Emiri, BAE Emiri...

Konu komşudan kastedilen ise dünya kamuoyu, uluslararası hukuk, insan hakları bildirgesi, Birleşmiş Milletler, UNISEF, ıvır zıvır.

…Batı, bugüne kadar, demokrasiyi, özellikle de Müslüman ülkeler için bir araç, bir aldatmaca olarak kullandı maalesef. Mısır'daki olaylarla birlikte bu ayyuka çıktı. Hiçbir tereddüt kalmadı artık, her şey ayan beyan meydanda.

Aslında bu noktaya gelmeden bir takım çabalar sarf edilmedi de değil. Mesela; İspanya Başbakanı Zapatero ile Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılında kurdukları ve eş başkanlığını yürüttükleri Medeniyetler İttifakı Projesi’nin bir toplantısında şöyle konuşmuştu Erdoğan:“Bugün insanlık savaştan, şiddetten, nefretten yorgun düşmüştür. (Eğer bizler) Ekonomik ittifakların, askeri ittifakların çok ötesinde, insanlığın evrensel talebini, barış ve adalet talebini dile getirmezsek, bunun için risk almazsak bunun için ülkelerimizin iradelerini zorlamazsak, yarınki nesillere daha çok acı yaşatan bir dünya bırakabiliriz”. Ve ilave etmişti: “İşte bugün, bir oruç akşamı İstanbul'da yeni bir mahya yazmak, yeni bir meşale tutuşturmak için buradayız. Evrensel insanlık sevgisi adına ebedi barış ve adalet adına buradayız, birlikteyiz.”

Sayın Başbakan terörizme ve onun neşet ettiği atmosfere de işaret etmişti konuşmasında: “Doğal felaketler karşısında nasıl işbirliğine muhtaç isek, barışı ve adaleti yaralayan, bölgesel krizlere yol açan küresel terör gibi tehditler karşısında da işbirliğine gitmek ve tehditleri birlikte bertaraf etmek, medeniyetin olmazsa olmaz bir gereğidir. Güçlü toplumların güçsüz toplumları haksız rekabete maruz bırakması, özellikle yoksulluğun ölümcül bir silah olarak güçlülerin lehine kullanılması da ciddi bir medeniyet krizidir… Medeniyetler ittifakının temel misyonu, birbirini doğru anlama çabasıdır. İşbirliğinin temeli birbirini anlama, önyargısız diyalog kurma, karşısındakini öteki olarak dışlamamaktır.”

Ne kadar doğru, ne kadar gerçekçi, ne kadar güzel tespitler.

O günlerde, Birleşmiş Milletler'de (BM) bir hareket başlamış ve ittifak çerçevesinde 76 ülke ile 13 uluslararası örgütün bünyesine katıldığı bir “Dostlar Grubu” da oluşmuştu. Ama ya sonrası?.. Sonrası gelmedi, çünkü “Mahşerin Beş Atlısı” (BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi: ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) bu işin içinde değillerdi. Özellikle de ABD (ve tabii birlikte onun melanet ruhu İsrail. )

Niye değildi? Çünkü çatışma olmayan bir dünyada (özellikle de Ortadoğu’da) İsrail kendini güvende hissetmiyor(!), Batı da menfaatlerini gereği gibi(!) koruyamıyor, dünyayı (elbette ki başta Müslümanları!) yeteri kadar sömüremiyor!..

Tam da bu noktada, bizzat kendilerince şampiyon ilan edilen değerleri hatırlatarak “Hani demokrasi, insan hakları, uluslararası hukuk” filan diye soranlar olacaktır elbette? Onlara vereceğim cevap İsmet İnönü’den mülhem “Hadi canım siz de!”

Neden mi?.. Söyleyelim: ABD Başkanı George Bush Irak müdahalesi öncesinde benzer bir soru için şöyle veciz(!) bir cevap vermişti:“Uluslararası hukuk mu, o da nedir? Danışmanlarıma bir sorayım!” Bilmem başka söze gerek var mı?

Şüphesiz ki pervasız, pervasız olduğu kadar da hayâsız bir cevap idi bu; uluslararası hukuku hiçe sayan, tüm dünya insanını adam yerine koymayan. Kanımca, bu cümlelerin daha da önemli yanı; süper gücün güvenilmezliğinin bizzat başkan tarafından bütün dünyaya ilan edilmesi idi.

Ama oralı olan olmadı; hesap soran çıkmadı. Hesap sormak bir yana bu kendini bilmez küstaha bir cümlelik cevap bile veril(e)medi. Çünkü güç onda idi ve kurdukları bu dünya düzeninde, güçlü olan haklı idi!

Bugün de öyle değil mi???

Kısmet olursa önümüzdeki günlerde bu konuya devam edeceğiz.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum
Prof. Dr. Şaban Şimşek Arşivi