Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Nezaketimiz gitti, Türkçemiz de gidiyor

Nezaketimiz gitti, Türkçemiz de gidiyor

Ben söylesem “Osmanlı’yı çok sevdiği için yine abartıyor” diyecekler, bu yüzden meşhur Türk düşmanı Guer’den alıntı yapacağım. Şöyle diyor:

“Türklerin pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riâyet ederler. Birbirleriyle karşılaştıklarında sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar.”
Meşhur Fransız gezgin Brayer’den de bir alıntı yapalım: 
“Türk halkının hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir…”
Hadi bir paragraf daha alalım:
“Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, bir kaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubâlilikler yoktur.” 
Bunlardan geriye ne kaldı? Sükunet mi, asalet mi, nezaket mi, nezahet mi, nezafet mi, zarafet mi, hürmet mi, muhabbet mi?..
Maalesef hiçbiri kalmadı. Kaba-saba insanlara dönüştük! Yeni Avrupalılar eski Türklere benzerken, yeni Türkler eski Avrupalılara benzedik.
Eskiden hafif argoya kaçana, “Başka İstanbul yok, gelmişken konuşmasını öğren” derlerdi…
Şimdi ise düzgün konuşana “züppe”, nazik ve centilmen olmaya çalışana “sünepe”, herkesin hakkına-hukukuna saygı duyana “pısırık”, kendi hakkına rıza gösterene ise “korkak” diyorlar.
İstanbul, İstanbul olmaktan çıkalı çok oldu, maalesef; İstanbul’da ne İstanbul kaldı, ne İstanbullu!..
Kalabalıklar İstanbul’da yaşıyor hâlâ, ama İstanbul’u yaşayanların sayısı çok az. Çünkü bu tamamen bir “şehir kültürü” gerektiriyor. Bu yüzden İstanbul’da güzelim “İstanbul Türkçesi”ni ve “İstanbul nezaketi”ni mumla arıyoruz!
Sorumluluk bilinci içinde, topluma aynı zamanda Türkçe öğretmesi gereken ekranlar, “gidiyom-geliyom”dan geçilmiyor…
Hoş zaten “haber okuyucuları” da çoktan beri, “enkırmen” olmuş, Türkçeyi “en-kırıp” geçiriyorlar. Hâlâ anlamış değilim: Biz kendi dilimizden nefret mi ediyoruz?..
Nefret etmiyorsak neden Amerikan ağzıyla Türkçe geveliyor, iki kelime arasına İngilizce sıkıştırıyoruz?..
Bir yanda Amerikan ağzıyla Türkçe geveleyenler, öte yanda İngilizceden ne kadar çok kelime ve deyim kullanırsa, o kadar “aydın” olacağını zannedenler…
Bilgisizlikle sorumsuzluğun, duygusuzlukla duyarsızlığın, düşüncesizlikle nemelâzımcılığın arasında dilimiz de, nezaketimiz de, saygımız da, hoşgörümüz de aşındı… 
Büyüklerimizle dalga geçiyor, küçükleri eziyor, internette “sörf” yaparak fikir aşırmayı “bilgelik” zannediyoruz…
“Tvit”te yahut “fes”te ağız dalaşına girmeyi de çoktan beri “tartışma” ilân etmişiz…
Bizde “Çocuk Kalbi” isimli romanıyla meşhur Edmondo de Amicis şöyle diyor: “Tetkîk ve tespitlerime göre, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur... Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışa bile hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir.” 
“Ne idik ne olduk, nereden nereye geldik?” diye sormanın bir faydası var mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi