Ahmet Doğan İlbey

Ahmet Doğan İlbey

“Kemalizm” Üzerine Söyleşi

“Kemalizm” Üzerine Söyleşi

Ey azizan! Fikirce cevval ve şahbaz olan, okunması gereken kitapları genç yaşında okumaya başlayan, Türk Dili ve Edebiyatı’nda tahsil gören, Baran, Akademya ve Baran gibi dergilerde yazı yazan, sorumlu yazı işleri müdürlüğünü yaptığı Varak dergisinde yazı faaliyetini sürdüren ve "Medeniyetimizin Büyük Dehası-Necip Fazıl Kısakürek" isimli bir de kitap yayınlayan Metin Acıpayam adlı genç bir fikir adamı bu fakire demir leblebi cinsinden sorular hazırlayıp gönderdi.

Bendeniz öyle ilmi olan bir âdem değilim desem de bu soruları cevaplamamı istediğini söyledi. Öyle ki daha önce bu mevzuda yazdıklarında dolayı kendimi sorumlu hissettim.

Genç olmasına rağmen belli ki fikirce ateşli biri olduğu belliydi. Demem şu ki, memleketin iç ve dış düşmanlarla çökertilmek istendiği ve gündemde çok âcil meselelerin olduğu bir günde “Kemalizm” gibi bir mevzu hakkında verdiğim cevaplar sizleri sıkmazsa şayet, biraz uzunca olan şu satırları paylaşmak istiyorum:

“KEMALİZM” KAVRAMI SİZDE NE İFADE EDİYOR?

Kemalizm biraz devlet kapitalizmi, çokça İtalyan tek parti ve Duçe faşizminin karma bir taklididir. Zemininde Fransız laisizmi ve ulusçuluğu, yâni “nation” anlayışı vardır. Batı’dan mülhem olup, M. Kemal adıyla aynileştirilerek oluşturulan bir devlet ideolojisidir.

İstiklâl Savaşı’nın gaye ve ruhuna ihanet eden M. Kemal, yandaşı generaller ile elitlerin ve İngilizlerin desteğiyle ilân ettirilen Cumhuriyeti kendi ilke ve inkılâplarıyla oluşturma çabasının adıdır. M. Kemal’in öngördüğü düşüncelerle projelendirilen Cumhuriyet devletinin ve sisteminin muhtevasıdır.  Müslüman Türk milletini dönüştürme, yâni Avrupa toplumları gibi laik-seküler zeminde “uluslaştırma” rejimidir.

Kemalizm bugün millet ve devlet üzerinde tesiri bir hayli azaldı. Sadece Atatürkçü dernekler ve yayın organları kaldı ki bunlar da marjinal hâle geldi. Fakat askeriyede, yargıda, medyada ve bürokraside hâlâ Kemalizm’in özlemini çekenler ve düşüncelerini Atatürkçülük üzerinden seslendirenler var. Toplum tabanı bakımından ve siyaseten güçsüz olsalar da fırsat kollamaktadırlar.

Kemalizm, tek adam cumhuriyetinin Türkiye’deki şeklidir. Cumhurun cumhuriyeti değildir, bürokratik ve elitlerden oluşan oligarşinin cumhuriyetidir ki, Kemalist devlet diktasıdır bunun adı. Takrir-i sükun, İstiklâl Mahkemeleri, açık oy-gizli tasnif, Türkçe ezan, câmilere sıra konulması plânı, harf devrimi, İslâm medeniyetinden kopuş, Osmanlı-İslâm kökenli Türk tarihinden koparak İslâm öncesi Asya tarihinde ve Hitit, Sümer gibi pagan kültürlerde Türklük aramak ve millet değerlerine aykırı olan bütün uygulamalar Kemalizm’in öngördüğü devlet projesinin birer parçasıdır.

Kemalizm’in altı ilkesi, yâni altı ok’undaki devletçilik, halkçılık, laiklik, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, inkılapçılık muhteva olarak baştan başa Batılılaşmayı öngörür. Kemalist Devletçilik tek parti Chp programı üzerinedir. Halkçılıkları biraz Sovyet Rusya’nın halkçılığı, biraz Alman köylücülüğü karışımıdır.

Bu anlayışa göre halkın dinî ve târihî kökleri yoktur. Laik ve seküler değerlere sahip ve Kemalist devletin değerlerine bağlı devlet kontrolünde bir yığındır. Laiklik, Fransız laikliğidir ki Kemalizm elbisesi giydirilerek dayatılan bir ideolojiye dönüştürülmüştür. Dinî olan değerlerin yaşamasına olabildiğince izin verilmez; pozitivisttir. Milliyetçilik, İslâmî zeminde inkişaf eden millet değerlerini sevmek, geliştirmek duygu ve düşüncesine zıt olarak, laik-seküler bir zeminde Atatürkçülük değerleriyle ifade edilmiş, İslâm sadece ferdî bir kültürel unsur olarak yer almaktadır ki böyle milliyetçilik yanlıştır.

Cumhuriyetçilik, yukarıda kısaca ifade ettiğim gibi cumhurun değil, M. Kemal ve kadrosunun oluşturduğu ideolojik ve oligarşik bir yapının cumhuriyetidir. Cumhurun dini olan İslâm’dan neşet eden medeniyet değerleri ve kimliğiyle örtüşmeyen ve bu değerlerin hilafına devrim kararları alan zorba bir cumhuriyettir.

İnkılapçılığı pozitivizm ve laisizmden beslenen Batı tipi bir modernleşmeyi gaye edinen ve bu hususta kan döken, idam eden, millete zulm eden, İslâm’da reform yapan bir inkılapçılık ki Kemalizm’in en şedit zulüm ilkelerinden biridir.

Kemalizm, 1923’den 1950’ye kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî ideolojisidir. 1960 Anayasası’yla Atatürkçülük olarak devam eder. 1931’de toplanan CHP üçüncü kongresinde Kemalizm altı ok diye bilinen ilkeler şeklinde açıklanır. Bir yıl sonra Kadro Dergisi Kemalizm’i ideolojik bir sisteme kavuşturmak için yayınlanmaya başlar.

Kemalizm’i açıklamak ve savunmak için kitaplar yayınlanır. 1936’da çıkan ilk kitap asıl adı Mohiz Kohen olan Yahudi kökenli Tekin Alp’in “Kemalizm” adlı kitabıdır. Aynı yıl yayınlanan Şeref Aykut’un “Kamalizm” kitabı da Kemalist cumhuriyeti anlatan kitaptır. Tekin Alp’in Kemalizm’ kitabına meşhur Türkçü M. Fuat Köprülü önsöz yazmış olup bu kitapların Kemalist inkılabı Türkiye’ye ve Batılılara anlatmak gayesi güder.

Kemalizm’in esası ve parti olarak tecessüm etmiş yüzü olan Cumhuriyet Halk Partisi ilk programını 1927 yılında yayınlar ki Kemalizm’in gövdesi çıkmaya başlamıştır. “Cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi” şeklinde ifade edilen programda, üç ok telaffuz ediliyordu. 1935 yılı programında parti ideolojisinin “Kamalizm” olarak adlandırılır.

O yıllarda dilde yapılan “soykırım” mesabesindeki devrimlerle birlikte M. Kemal'in, Arapça olan “Kemâl” adını sözde “öz Türkçe “Kale”  mânasına geldiğini söylediği “Kamal” ile değiştirmesinden geliyordu. 1937 yılı altı ok programı Kemalizm’in devletin ideolojisi olarak kesinleştiği tarihtir.

CHP programlarında ifade edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kapsayacak şekilde ele alınan Kemalizm, sadece tek parti döneminde değil, Türkiye'nin resmî ideolojisi hâline getirilir.
 
“KEMALİZM” DARBE MİDİR? YOKSA DEVRİM Mİ?

Kemalizm’e, milletin reyine ve değerlerine müracaat edilmeden zorla yapılan bir Batılılaşma devrimi diyebiliriz. Çünkü devrim sözlük mânası itibariyle var olanı, sürüp gelen bir yapıyı, asırlar içinde oluşmuş millet değerlerini, yâni medeniyet ve kültürel dokuyu değiştirmek ve yerine başka değerler ikame etmek ameliyesidir ki Kemalistlerin yaptığı da budur.

Kemalizm, devrim hamlesini, dinî reformların bazılarını yapamasa da 1924’den 1950’ye kadar devrimdeki amaçlarının belli bir kısmını gerçekleştirmiştir.

1960 darbesiyle Kemalizm, darbeci geleneği başlatmış ve darbe yoluyla Türkiye’yi vesayetleri altında tuttular. Dolayısıyla Kemalizm hem devrimci, hem darbeci karakter taşır. Millet değerlerine karşı yapılan bütün darbeler Kemalizm adına yapılmıştır.

Bu şenî anlayış 27 Mayıs 1960’kardan itibaren bir darbe ideolojisidir. 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 darbeleri, Ergenekon ve Balyoz darbe girişimleri bütünüyle Kemalizm yahut Atatürkçülük ideolojisine dayanan hareketlerdir.

GÜNÜMÜZDE KEMALİST YAPILANMAYI NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?

Baştan beri toplum tabanı olmayan Kemalist yapılanmanın günümüzde de böyle bir tabanı yoktur. Cumhuriyetin elitleri, laikçi ve ulusalcı çevreler, Atatürkçü dernekler Kemalist ideolojinin hâlâ propagandasını yapmaktadırlar.

Kemalizm, Atatürkçülükten ayrı olduğu iddia edilse de bu iddia bir fasaryadır. Daha çok, milliyetçiliklerine Atatürkçülükten yardım alanların iddiasıdır bu. Esasında iki kavram da farklı tonlarıyla aynı çizgiyi takip eder. Kemalizm kavramını kullananlar azaldı. Bunun yerine yoğun bir şekilde Atatürkçülük ve ulusalcılık kavramı kullanılıyor.

Bu kavramı kullananlar arasında farklı metodu savunalar var. Kemalist ideolojiyi askerî militer yapı içerisinde kullanıp darbelere gerekçe gösteren grupların varlığı malûmdur. 28 Şubat, Ergenekon, Balyoz gibi askerî örgütlerin ulusalcı söylemi Kemalizm yahut Atatürkçülükle beslenmektedir.

Atatürkçü Düşünce Derneği ve Türkiye Gençlik Birliği tarafından organize edilen ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin de desteklediği Yurtsever Özgürlük  gibi yapılanmaların zemininde Kemalist düşünce vardır.

Bunun yanında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi birçok sözde sosyal ve kültürel derneklerin programları bütünüyle Kemalizm kaynaklıdır. Bunun yanında Chp’de Kemalist vurgu azalmış gibi görünse de keyfiyet olarak güçlü ve derin bir Kemalist elitler bu partide pusudadırlar.

MUSTAFA KEMAL’İN CUMHURİYET’TEN SONRAKİ LÂ-DİNÎ POLİTİKALARINI NASIL DEĞERLENDİRMEKTESİNİZ?

Âcizâne yazılarımda da temas tetiğim üzere M. Kemal’in ve yandaşlarının görüşlerinden oluşan Cumhuriyet; Kur’ân’dan Kopuş, Medenî Bilgiler Kitabı’na geçiştir. Allahüekber’in “Tanrı uludur”  diye okunmasıdır. Balo, opera, İslâmsız Halkevleri, hukukun olmadığı İstiklâl Mahkemeleri, fötr şapka, Türkçe ezan demektir.

Pozitivist laikçiliğin zorla uygulamaya sokulmasıdır. 1931 Yılında Prof. Afet İnan tarafından hazırlanan “Medeni Bilgiler” kitabında İslâm’ın milletin temel unsurlarından biri olarak kabul edilmediği yazılmıştır. M. Kemal, bizzat kendi kontrolünde hazırlanan bu kitaba el yazısıyla notlar düşerek ve düzeltmeler yaparak dinin niçin milletin bir unsuru olmadığı hakkında detaylıca izah eder.

Birçok Atatürkçü yazar 1950’li yıllara kadar süren bu kitabın dayattığı pozitivist ve lâ-dinî devlet anlayışının M. Kemal’in beyan ve siyasetinin sonucu oluştuğunu beyan ediyor.

İslâmî değerler hayattan ve kamudan çekmeye çalışarak, İslâm’ı protestanlaştırmak, dinde laisist ve lâ-dinî yönde reform yapmak teşebbüsünde bulundular.

Câmilere sıra konulmak,  Kur’ân’ı Kerim seküler hâle getirilmek istenmiştir. Bazı âyetler tamamen kaldırılıp yerlerine düzmece âyetler yazılarak “yeni bir Kur’an” hazırlığı teşebbüsünde bulundular. Kur’ân’ın yazılışı ve ibadetlerin muhtevasında Kemalizm’e, bilime ve devlet çıkarlarına uygunluk esas alınarak, hâfızlık ve Arapça okuma-yazmanın Türkiye sınırları içerisinde yasaklanması, Kemalizm’e uygun yeni âyet ve sûreler eklenmesi gündeme getirildi.

M. Kemal’in Nutuk ve demeçlerinden derlenecek olan vecizelerin âyet ve sûrelere ilâve edilmesi, laik cumhuriyet’in medenî ve cezaî kanunları sûre olarak yazılıp câmilerde okunması düşünüldü. Temizlik sûresi, istiklal ülküsü sûresi, askerlik ve kahramanlık sûresi, turizm ve ticaret sûresi, kanunlara saygı sûresi, vergi sûresi... gibi birçok uydurma sûrenin namazlarda, cuma hutbelerinde ve diğer ibadetlerde okunması M. Kemal’in yandaşlarınca dillendirildi.

Pozitivist ve seküler cumhuriyeti tesis etmek için ilk aşamada câmilerde cemaatle kılınan namazlar günde iki vakit sabah ve akşam olmak üzere kılınması, namaz rekatları sekizi geçmemesi, oruç tutmak ya da tutmamanın asıl gayeye ulaşana kadar serbest olması, askerler, öğretmenler, çiftçiler gibi devlet görevi yapan kimselerin oruç tutmasının yasaklanması bu projelerin arasındadır. Câmilere Allah, Hz. Muhammed s.a.v. ve diğer İslâm büyüklerinin adlarının yanına M. Kemal’in adının da konulması teklifler arasında.

Umuma açık yerlerde çarşaf, sarık, türban ve benzeri kıyafetlerle dolaşılmasının ve hacca gitmenin yasaklanması, Anıtkabir’i ziyaretin millî bir hac olacak ve millî bayramlar hac’dan daha kıymetli millî birer ibadet olarak kutlanması da Kemalizm’in gerçekleştiremediği düşüncelerinden birkaçıdır.

Fatiha sûresinin “Bütün âlemler’in Rabbi olan, esirgeyen, yargılayan ve Atatürk’ü yaratan Tanrı’ya şükürler olsun. Tanrım, Seni severiz, Senin yarattıklarını severiz, Sen’den yardım dileriz. Bizi, Atatürk’ün gösterdiği dosdoğru yola ilet, nimetine erenlerin, gazabına uğramayanların, Atatürk yolundan sapmayanların dosdoğru yoluna...” şeklinde değiştirilmesi fikri ortaya atıldı.

Türkiye’nin her yanına M. Kemal heykelleri dikildi. Devrin ders kitaplarına “Atatürk’e hamd olsun” diye başlayan cümleler yazıldı. Bu tapınma âyinine katılmayanlar “Yeni Din Kemalizm’in” düşmanları ilân edildi.

İslâm’la varlığını bulup üç kıtada medeniyet dili olan Türkçe’den otuz binden fazla kelime tasfiye edildi. Milletin dinî yaşayış ve değerleri “irtica” olarak ilân edilerek, Kur’ân-ı Kerîm okumak ve bulundurmak yasaklandı.

Ayşe, Fatma, Muhammed ve Bekir gibi Hz. Peygamberimiz ile ehl-i beytinin ve sahabelerinin isimlerinin  “Arap kültürü” sayılarak yasaklanmış, yerine Umay, Gökbörü, Asena, Tankut, Tonguç, Bozkurt gibi uydurma isimler askerî okullarda, devlet memurlarına, sivil ve askerî bürokratlara, mazlum ve mazrur milletimize tepeden inme dayatılmıştır.

Atatürkçü akademisyenler dahi, M. Kemal’in İslâm’ı Protestanlaştımak projesiyle kökten Batılılaşmayı hedef edindiğini ve süreç içinde dinin yâni İslâm’ın varlığını ve millet hayatındaki tesirini tamamen yok etmeyi düşündüğünü, İslâm’ın gücünü yok ederek, İslâm’dan arındırılmış ulusçu bir Türk milliyeti projesini hayata geçirmeyi plânladığını fakat muvaffak olamadığını yazdıkları mâlûmdur.

“KEMALİST MÜSLÜMANLAR” HAKKINDA NE SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?

Türkiye’de hem Müslüman hem Kemalist olmak abesle iştigaldir. Müslümanca bir dünya görüşünü taşıyan ve yaşayan bir insan asla Kemalist yahut Atatürkçü olamaz, oluyorsa sahtekârdır, münafıktır. Kemalist Müslüman ifadesi daha çok, demokratik, laik-seküler düşünen ve yaşayan, hem câmiye giderim, hem meyhâneye…” diyen şuursuz, lümpen ve modernizmin tesirinden kurtulamayanların sıkça kullandığı bir ifadedir.

Hiçbir ciddiyeti ve kökü yok hem müslümanım hem kemalistim ifadesinin. Haysiyetsiz ve kimlik şuuru oluşmamış piyasa insanlarının bukalemunca tavırlarının ifadesidir bu.

Bu sözün siyasî vitrindeki yeri geniştir. İslâm fikri ve anlayışı teşekkül etmemiş veya takiyye yapan yahut kendini iki tarafa şirin göstermek isteyen cambaz siyasîlerin uyduruk bir sözüdür. Anadolu’nun dindar beldelerinde Müslümanca üslûpla hitap ederler.

Sahil şeridinde, Ege ve Marmara bölgesindeki modern ve liberal kitlelerle karşısında hem Atatürkçü hem muhafazakâr, yâni dinî değerlere gayet saygılı olduklarını beyan ederler. Bugün artık bu tür söylemler millet nezdinde rağbet görmüyor. O bakımdan terkip olması mümkün olmayan hem Müslüman hem Kemalist olmanın bir şarlatanlık olduğunu dağdaki çobanımız dahi biliyor ve kendini böyle târif edenlere istihza ile gülüyor.

Hâsılı, Kemalist Müslümanlık bir mizah konusu hâle gelmiş, yakın zaman Türkiye’sinde bazı aydınlar ve siyasetçilerin düzene şirin görünmeye çalıştığı sahtekârlık alâmetlerindendir.

BATI PROJESİ OLAN KEMALİZM VE A.K.P. İKTİDARININ ORTAK YANLARI VAR MIDIR?

Kemalizm’in millete hasım olan ne menem bir ideoloji olduğunu ilk suale verdiğim cevaplarda belirttim. Anlatmakla bitmez bir Batılılaşma projesidir.

Her şeyden önce Kemalizm, Müslüman millet idealine ve Müslüman Türkiye oluşumuna ideolojik olarak karşıdır. Milletle târihi ve sosyolojik bağı yok. Kurmaca bir sistem ve bir proje ürünüdür. Milletin değerlerine ve reyine müracaat etmemiştir, tepeden inmeci ve zorba bir siyasî metoda sahiptir. A.K.P. ise milletin reyiyle gelmiştir.

Milletle târihî, İslâmî, yâni kültür ve medeniyet değerlerini esas alan veya teklif eden bir partidir. Her şeyden önce niyetleri ve zihniyetleri böyledir. Kurucuları dindardır, İslâm’a hürmetlidir. Kemalizm’in bânileri ise pozitivist, agnostik ve deist karışımı bir inanca sahiptirler.

Hiçbir siyasî partiye bağlılığım söz konusu değildir. Partiler üstü düşünmeye çalışırım. Türkiye görüşlerim esastır. Hiçbir partiyi esas almam. Partilere, İstikbâlin Türkiye İslâm Cumhuriyeti’nin doğuşuna katkısı nisbetinde bakarım.

İslâm’ın yeniden hayatın bütün cephesinde yürürlüğe girmesinin şartlarının bir tanesini dahi hazırlayan, hâkimiyet ve meşrûiyetin esası hâline gelmesine az çok vesile olan, bir taş koyan her partiye bu açıdan bakarak değerlendirmeye çalışırım. Bu noktadan baktığımızda A. K. P.’nin bu inşaya harç taşıdığını söyleyebiliriz.

Bunu anlamak için Türkiye’nin yakın siyasî târihini ustaların kitaplarından okumak gerek. Hükümetleri yıkmak ve baybas etmekle tehdit eden generallerin vesayetçi dönemlerini ve darbeler târihini iyi okuduğumuzda A. K. P.’nin vesayetçi dönemleri şimdilik kapattığını söyleyebiliriz.

Şüphesiz ki bu durum Batı hegemonyasının, modernleşmenin bittiği anlamına gelmez. Bu nakısalar bir çırpıda giderilemez. Aslî yöne dönmek istenilse bile tedrici ve sağlıklı bir değişme sürecinin tamamlanması gerekli.

Kemalizm’le A.K.P arasında ortak taraflar aramanın veya var olduğunu söylemenin haksızlık olduğu kanaatindeyim. Bu söylem, bu partinin iktidarına muhalif olan bazı İslâmcı ve cemaatçi çevrelere aittir. Muhalif olunabilir, fakat muhalif olma gerekçeleri arasında Kemalizm’le ortak yön aramak abestir.

Ya yakın siyasî târihi bilmemek, ya da körü körüne karşı olmaktır. Hiç prensibim değilken, iktidardaki bir parti hakkında mevzumuzla alâkalı olduğu için kanaatte bulundum.

1950 DEMOKRAT PARTİ’NİN İKTİDARA GELMESİYLE MÜSLÜMANLAR AZ DA OLSA BİR NEFES ALMIŞTIR. MİLİTARİST KEMALİZM MENSUPLARI İSE 1950’DEN BU YANA HEP İKTİDAR DIŞINDA KALMIŞTIR. BUNUN SEBEBİNİ BASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

Demokrat Parti kurucuları gerek siyasetleri, gerekse parti programlarıyla İslâmî bir gaye taşımasa da demokrasi, din ve vicdan hürriyet gibi kavramları milletin kullanımına açtılar. Bu sâyede millet tercih ettiğini seçti. Siyaset yoluyla hakkını sormaya başladı. Merkeze kendi tercih ettiği temsilcileri göndermeye başladı.

Türkçe ezan Kur’an dilinde okunmaya başladı. Tek Parti Kemalist iktidar dönemlerinde kıtlık ve yokluk geçirmiş, zulüm görmüş, dinî değerlerine saldırılmış, adam yerine konulmamış, “mürteci, ayağı çarıklı fasa fiso…” diye horlanmış millet belli nisbette adam yerine konuldu. Dolayısıyla bu millet ilk serbest seçimde Kemalist iktidara sandıkta haddini bildirmiştir. Bundandır ki bir daha tek başına iktidar yüzü görmemiştir.

Şöyle ki: Kemalist hükümetlere göre “Devlet idaresi câhil halkın tercihlerine bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.” Bundandır ki 1946 seçimlerinde “açık oy, gizli sayım” ilkesiyle son kez sözde iktidarlarını hile ile elde etmişlerdir.

Kemalist iktidar demek, Müslüman milletin inançlarına muhalif vesayet rejimi altında kıtlık (ekmeği olan parmakla gösterilirdi), karne, yokluk, baskı, şiddet, zulüm, imamsızlık, ezansızlık demektir. Kemalist iktidarların vesayetindeki Türkiye’de Ezan, Hac, Kur’ân eğitimi yasaklanmış, câmilerin bir kısmı yıktırılıp başka şekle çevrilmiş, bazıları kiraya verilmiş ve Chp binası olarak kullanılmış, gazetelere “Dinden bahsetmeyin?” şeklinde tamimler gönderilmiştir.

Dahası var; 1934 yılı itibariyle “Tarih II” adlı ders kitaplarında “Muhammed'in düşüncelerinin toplu olduğu kitaba Kur’ân denir?” tarzında dini inkâr fikrinin aşılanmaya çalışıldığını en az iki kuşak biliyor. Bu şerir ve tagutî düzenlerinden dolayı iktidar yüzü görmesi mümkün de değildir.

KEMALİZM’N BATI TAKLİTÇİLİĞİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİZ NEDİR?

Batı taklitçiliği Tanzimat’la başlar. İkinci Mahmud’un ordu ıslahatı Batı taklitçiliğinin bir cephesidir. İkinci Meşrutiyet’te bürokratik ve yine askerî sahada Batı taklitçiliği devam etmiştir. Ne var ki Cumhuriyet dönemi, yâni Kemalist iktidarların başlattığı Batı taklitçiliği doğrudan doğruya dinî değerleri, dinin yaşayış biçimine müdahaledir ve Batı tarzı şekillendirmedir.

Medenî kanun İsviçre’den, her türlü ceza hukuku İtalya’dan, sosyal ve kültürel normlarla eğitim öğretim mevzuatları Fransa ve Almanya’dan taklit edilmiştir. Taklitçiliğin boyutları hayli geniştir. “Batı neylerse güzel eyler...” Bütün Avrupa devletlerinden taklit yoluyla kanunlar ve normlar taklit edilmiştir. Birinci sorunun cevabında bu taklitçiliğin inkılâplar adıyla cebirle uygulamaya sokulduğunu anlatmıştım.

Kemalizm’in Batı taklitçiliği bir toplum mühendisliği şeklinde cereyan eder. Batılılaşma bu hareketin kaynağıdır. Kemalizm’in Batı taklitçiliği Avrupa’nın aydınlanma hareketini temel alır.18. asırda başlatılmış olan pozitivist ve materyalist bir aydınlanmadır bu.

Batı taklitçiliğinin zemininde Batı bilimi vardır. Materyalist bilimle lâ-dinî felsefeyi toplumun düşünce yapısının esasları hâline getirilmek istenmiştir. Kısaca, Batı taklitçiliklerinin bir bölümünde İslâm medeniyetiyle bağını koparan Batı taklitçiliğiyle tamamen pozitivist ve seküler anlayışa sahip bilim-teknoloji-felsefe-kültür ve sanat, cumhuriyetin resmî eğitim ve kültür politikası hâline getirildi.

Kemalizm’in Batı taklitçiliği, âmâ üstadım Cemil Meriç in ifadesiyle “Batı karşısındaki durumumuz, efendisinin ilaçlarını çalıp içen uşağın durumudur.”  

KUR’ÂN YERİNE NUTUK’U, KÂBE YERİNE ÇANKAYA’YI TEKLİF EDEN KEMALİST YAPININ BU TAVIRLARININ- NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

Cumhuriyet dönemi Kemalist şairlerden Kemalettin Kamu'nun “Ne mucize ne efsun / ne örümcek ne yosun / Çankaya yeter bize / Kâbe Arab'ın olsun...”  mısraları, Çankaya’nın Kemalizm’in sembolü ve merkezi niteliğinde kutsal bir mekâna dönüştürülme isteğinin bir örneğidir. Kemalizm, İslâm’a ve peygamberine (s.a.v.) karşı olduğu için hâşâ Efendimiz s.a.v.’ın yerine M. Kemal’i kurtarıcı bir önder olarak ikame etme çabalarıdır.

Bunun gibi, Kâbe’nin Müslümanların kıblesi ve tavaf ettiği kutsal mekân olması, Kemalizm’in varlığına ve meşruiyetine bir tehdit olarak görülüyordu. Bundandır ki Kemalistler Kâbe’yi itibarsızlaştırarak, yeni sözde “yeni Türk ulusu” ki bu ulus İslâmla bağını koparıp Kemalist cumhuriyet ideolojisine intisap etmeli ve Kâbe yerine Çankaya’ya yönünü çevirmeli, yâni Çankaya’nın ilkeleri ve öğretileri olan Kemalizm’e tapmalıdır.

Bunun yanında, reforma tâbi tutularak protestan-seküler bir muhtevaya dönüştürülmesi istenilen Kur’ân-ı Kerim’in yerine M. Kemal’in Nutuk kitabını kutsallaştırmaya çalıştılar. Kemalistler “Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren Nutuk’tur” propagandası yaparak, altı ok cumhuriyetinin programını ve Kemalizm’in yalanlarını anlatan bu kitabı devrin mekteplerinde zorla okutmaya çalıştılar.

Bunun da anlamı şu: Kemalizm’in temel öğretileri Nutuk kitabıdır. İslâm mâzisiyle bağını kesmiş olması gereken “yeni Türk ulusu” Kur’ân-ı Kerim yerine “Nutuk” u okumalı ona ta’zimde bulunmalı, ona inanmalı ve hayatını Nutuk kitabına uyarlamalıdır. Kemalistler bu denî ve alçakça fiili dayatmaya bir hayli gayret ettiler, fakat başarılı olamadılar. Bunlara göre, “Nutuk dünyaya inmiş son kitaptır.” Daha da ileri giderek, “M. Kemal’in Anıtkabir’inin Mekke’den daha kutsal olduğunu, böylelikle ulusa Türk olmanın ne demek olduğunu anlatmalıyız” kararını bile almışlardı.  
                                 
PKK’NIN ZUHUR SEBEBİNİ KEMALİST DİKTATORYANIN POLİTİKALARI MI BELİRLEMİŞTİR SİZCE?

M. Kemal’in, El-Cezire Komutanı Nihat Paşa’ya gönderdiği  27 Haziran 1920 târihli tâlimatnamenin 1. maddesinde Kürtlere “tedrici bir özerklik” verilmesinden bahsettiği aşikâr. 2. Maddesinde ise Kürtlerin de BMM idaresinde yaşamak kaydıyla mahallî idarenin El-Cezire Cephesi Kumandanlığına ait olduğunu söylüyor. 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile vilâyetlerde mahallî özerklik verileceği de vurgulanıyor. “Tedricen mahallî idare ihdasının” ilk meclis’te konuşulduğu belgelerle sabittir.

“Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları,1923” kitabına göre M. Kemal’in bu husustaki konuşması şöyle: “...Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir demektir... Şimdi TBMM hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yâni onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

Ayrıca, M Kemal 16 ve 17 Ocak 1923’de Kürtlere “bir tür mahallî özerklik verilecektir” şeklinde açıklama yaptığına dair bilgiler var. 1960’larda Atatürk’ün “Söylev ve Demeçleri” (Kemalizm’in dil devrimi gereğince Nutuk kitabının uydurukça kelimelerle değiştirilmiş adı) toplanır ve M. Kemal’in bu beyanı çıkartılır.

M. Kemal’in Kürtlere mahallî özerklik vaadinin İstiklâl Savaşı sırasında vatanın bütünlüğü uğruna ilm-i siyaset gereğince söylenmiş “konjonktürel bir söz” olduğu şeklinde yorumlayan tarihçiler de var. 1925’teki Şeyh Sait isyanından sonra ortaya çıkan şartlardan sonra Kemalizm’in Kürtleri dışlayıcı ve Türkleştirme politikası başlamıştır ki, Kürt fitilini ateşleyen hâdise bundan sonra başlıyor.
                                                                                                                                               Tek Parti döneminde Kemalist iktidarın Kürt köylerine Türkleri yerleştirmek politikası, anayasadan “Devletin dini din-i İslâmdır” maddesini çıkartmak gibi apayrı bir mevzu olan hususlar Kürt meselesini kökleştirmiştir ki Kemalist cumhuriyetin politikaları sürdükçe bu ayrılığı ateşlemiş ve çözülmez bir yara hâline getirmiştir.

Kürtçenin yasaklanması ve bazı beldelerde Kürt çocukların ailelerinden alınarak Türkçe eğitim verilmesi, Türklük propagandası yapılması ve Kürtlerin Türkleştirme politikası gibi faşist ve baskıcı uygulamalar elli yıl sonra dış desteklerde artarak PKK olarak zuhur etmiştir.

Var olan Kürt problemine paralel olarak 70’li yılların ortasında doğan PKK örgütü kuruluşunda Kemalist ulusalcı derin güçlerin, yâni Ergenekoncuların da olduğu da söyleniyor. Bu şenî örgüt kurulduktan sonra Suriye’de Esad tarafından beslenmiş ve desteklenmiştir.

27 Mayıs 1960 askerî darbesinin Kemalist Millî Birlik Komitesi, bazı Kürt aşiret reisleri ve ailelerini İstanbul, Konya, Kayseri ve Ege illerinde mecburi iskâna tâbi tutmuşlardır. Buna benzer haksız ve hukuksuz muameleler, var olan ayrılıkçı Kürtçü militan potansiyelin silahlı PKK’ya dönüşmesine yol açmış ve zuhuruna sebebiyet vermiştir.

PKK'nin zuhur sebeplerinden biri de Kemalist ulusalcı güçlerin Diyarbakır Cezaevi’nde Kürt tutuklulara yaptıkları işkence olduğu söylenmektedir. Darbeci Kenan Evren ve bazı Kemalist generaller de bunu teyit etmişlerdir.

1923 YILINDA KURULAN KEMALİST YAPI, 1943’DE NECİP FAZIL’IN BÜYÜK DOĞU HAMLESİYLE ORTAYA KOYDUĞU YENİ SİSTEM, YENİ ANLAYIŞ, YENİ KAVRAYIŞ METODLARI GÖZ ÖNÜNDE TUTULARAK KEMALİST CUMHURİYET’TEN YEPYENİ VE MUAZZAM BİR DEVLET VE DÜZEN ÇIKMASINA İNANIYORMUSUNUZ?

1923- 1950 arası Kemalist Tek Parti dönemi “Allah” demenin yasak olduğu ve kimsenin cesaret edemediği zulüm ve baskı yıllarıdır. Necip Fâzıl böyle bir şedit dönemde fikriyle ve aksiyonuyla meydana çıkmış, İslâm’dan bahsetmiş, bu yolda dergi ve gazeteler çıkarmış, hapisler yatmış bir dâva adamıdır. Büyük Doğu onun dâva ve fikriyatının adıdır. Büyük Doğu düşüncesi hareketiyle Kemalist dikta yıllarında tek başına mücadele vermiş, despot sistemin dayattığı Batıcı lâ-dinî değerlere karşı İslâmî değerleri savunmuştur.

Bu fikir ve hamleleriyle Kemalist ideolojinin surlarında gedik açmış ve bu istikamette üç neslin İslâmî dünya görüşüyle siyasete, edebiyata, sanata ve fikir hayatına atılmasına vesile olmuştur.

Elbette, Necip Fâzıl’ın ortaya koyduğu Büyük Doğu fikriyatından ve bundan sâdır olan anlayış ve metottan yeni bir Türkiye İslâm devleti doğabilir. Detaylı bir mevzudur. Büyük Doğu’nun öngördüğü her madde doğru olsa bile pratikte tutup tutmayacağı tatbikatla belli olur. Fakat ana fikir olarak Büyük Doğu düşüncesinden, meselenin ehli olanların yeni izah ve yorumlarıyla bir devlet düzeni oluşturmak mümkündür. Büyük Doğu’nun önemini üstadın kendi yazdıklarıyla anlatalım:

“Doğunun doğuşu. Rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ruhanî ve ince bir sefer ediş hâli. Büyük Doğu, İslâmiyet’in emir subaylığı… Büyük Doğu, İslâm içerisinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı… Sadece Sünnet ve Cemaat Ehli tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyet’e yol açma geçidi; ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi… Bu durumda Büyük Doğu bir keşf-i kadimdir. Allah Resûlü’nden (s.a.v.) günümüze kadar intikal eden İslâmî anlayışın keşif ve tatbikinden ibarettir. Büyük Doğu, İslâm’ın zuhuruyla başlar. Mazrufunu sahabenin mücadele tarzı doldurmaktadır.

Târih içerisinde görülen Büyük Doğu’nun sahabe devrinden tek farkı zarf değişikliğidir. Fakat zarf, mazrufa (sahabe devrine) nispetle kendini kıymetlendirirken köle, bir emir subayı olduğuna vurgu yapar. Yani Allah Resûlü (s.a.v.) ve sahabeden intikal eden manaya bağlı kalmak Büyük Doğu’nun esasını teşkil eder. Büyük Doğu’nun mazrufunda pazarlıksız iman, tefekkür, amel ve dâva şuuru vardır. Orada iman her şeyden öndedir.”

Bu fikir ve tekliflerle, “kartondan kuleler” gibi içi kof olan Kemalist Cumhuriyete karşı Türkiye’de bir İslâm devleti inşa edilebilir. Şüphesiz ki bu düşüncenin mazrufuna diğer değerli tecrübelerin de dahil edilmesi gerek.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN VE BAŞBAKAN DAVUTOĞLU’NUN SÜREKLİ VURGULADIĞI “İNŞA” VE “DİRİLİŞ” SÖYLEMLERİ TATBİKATA GEÇİRİLEBİLİR Mİ?

Önce “İnşa” nın ne mânaya geldiğini anlatalım. İslâm devlet ve medeniyetini yeniden inşa etmek için gerekli olan fikir manzumesine üstadın ifadesiyle “kurucu fikir” denir. “Kurucu fikri” kaynaklarından, yâni Kur’ân ve Sünnet’ten alarak yeni zemin oluşturmak lâzım. Bu zeminin detaylarını hazırlamak üstadların, mütefekkirlerin ve insan-ı kâmillerin işidir.

Her şeyden önce bu zemin üstünde İslâm medeniyet tasavvurumuz yeniden tâyin ve târif edilmelidir ki bu istikamette bir dünya görüşünün netleşmesi ve sistemli hâle getirilmesi şarttır. Şimdilik Türkiye sathında bu şekilde “inşa” hareketine zemin olabilecek sivil toplumlar dışında devlet eliyle yapılan sistematik bir ciddî çalışma yoktur.

Şüphesiz ki “inşa” anlayışına zemin olabilecek pratik ve nazari faaliyetler ehl-i sünnet çizgisindeki tarikatlar, cemaatler, fikir gurupları ve bu istikametteki şahsiyetler tarafından gerçekleştirilmektedir.

Necip Fâzıl’ın kelimeleriyle söylersek, inşa hareketinin sahibi fikir ve aksiyon insanıdır. Hareket eden, plânlayan, dünyaya yeniden nizam verme gayreti içinde olan, İslâmî ruh ve mânâmızı yeniden ikame etme hareketini temsil eden, din ü millet değerlerimizi bir kere daha yorumlayarak hareketten düşünceye, düşünceden harekete eylem ve tefekkür içinde olan bir dâva adamıdır.
Şimdi de “diriliş” kavramının ne mânaya geldiğini anlatalım.

Sezai Karakoç, “Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı kitabında “Diriliş” mefhumunu detaylıca anlatır. Anladıklarımı kendi üslûbumca şöyle hülâsa etmek istiyorum. Dirilmek; canlanmak, ayağa kalkmak, kendine gelmek; bütün mahlukâta mahsus olmasına rağmen esas itibariyle topyekûn bir milletin titreyip, bana ne oldu da âmir iken memur; hâkim iken mahkûm; âdil iken adâlete mecbur kaldım; yeniden aslıma rücû etmeliyim, diyerek fikrî ve fiilî olarak yekinmesidir.

Devlet ve medeniyete bakışının yeniden şekillenmesinde hangi saiklerin gerekli olduğunu bilmektir. Nereden geldim, nereye gidiyorum sualinin gerçek mânâda sorulmasıdır. Hangi tarafta olduğunun idraki içinde bîtaraf olunamayacağının şuuruna varılmasıdır. İslâmî düşünmenin ve Müslüman olmanın gelişmeye ve tekâmüle mâni olmadığının şuuruyla hareket etmektir.

İstikbâle ait İslâm devlet ve medeniyetinin esaslarının derin bir târihî tecrübeden geçtiğine vâkıf olmaktır. Mukaddeslerimize sahip çıkmaktır. Kur’ân ve Sünnet’in emrettiğine mutabık hareket etmektir. İslâm’ın bütün insanlığa tebliğ edici metoduyla çalışmaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Başbakan Davutoğlu’nun vurguladıkları bu iki kavramı tatbikata geçirebilirler mi sualine bu noktadan bakmak gerek. İlk sualdeki açıklamalarımızda belirttim. Türkiye, Kemalist devlet eliyle çok yönlü bir Batılılaşma yaşadı.

Batılılaşmanın dalgalarıyla dört neslin zihniyet ve idraki yara aldı. Dolayısıyla hayat tasavvurları ve dünya görüşlerinde belli nisbette sekülerleşme izleri var. Bu idrak kirlenmesini bir çırpıda atmak kolay değil. Tedricen sağlıklı bir değişmenin başlaması gerek.

Şüphesiz ki bu zihniyet ikilemi ümitsizlik mânasına gelmez. Türkiye’deki İslâmî yapı sağlamdır, kökleri asırlara dayanır. Dinî gelenek ve müesseselerini sivil sahada yaşatmaktadır. Vâkıflar, medreseler, tarikatlar, fikir grupları, Kur’ân Kursları gibi müesseselerimiz dinî geleneğimizin zeminini oluşturmaktadır. Batılılaşmanın ve modernleşmenin teslim aldığı geniş ve tesirli bir dünyada cumhurun seçtiği cumhurbaşkanı ve başbakanın “ inşa” ve “diriliş” ten bahsetmeleri sevindiricidir.

Cumhurun seçtiği Cumhurbaşkanı İslâmî değerleri gaye edinmiş hareket ve siyasî faaliyetlerin içinden gelmiştir. Keza Başbakan da daha talebe iken İslâmî zihniyetle donanmış, bu yolda ilmî eğitim yapmış biridir. İkisi de dindardır. Zihniyetleri ve fikriyatları noktasından bakıldığında “İnşa” fikrinin sahibi üstadların ve “diriliş” fikrinin sahibi Sezai Karakoç’un kitap ve düşünceleriyle yetişmiş insanlardır. Asıl niyet ve karakterleri budur.

Fakat Türkiye gibi hâlen Batı’nın ekseninden tam olarak kurtulamamış, çatışmalı bir sosyal ve siyasî yapıya sahip olan Türkiye’de “inşa ve diriliş” fikrini tatbikata geçirmek bir çırpıda kolay olamasa gerek. Elbette ortaya atılan bir fikrin ve hareketin neticesinin ne zaman hâsıl olacağını Allah Teâlâ bilir. İnsan nazarıyla baktığımızda ümitvarız. Her şeyden önce bu iki insan Tanzimat’la başlayan, Cumhuriyetle sertleşerek resmî hâle gelen Batılılaşma taraftarı değildirler. Aksine yüz elli yıllık devlet geleneği olan Batılılaşmaktan kurtulmaya çalışan ve böyle bir düşünceyi gaye olarak taşıyan insanlardır.

SALİH MİRZABEYOĞLU’DAN NECİP FAZIL’A, NECİP FAZIL’DAN SAİD NURSİ’YE, İSKİLİPLİ ATIF HOCA’DAN DAHA NİCE FİKİR VE İLİM ADAMLARI, KEMALİST ZORBALIKTAN NASİBİNİ ALMIŞTIR. KEMALİZM’İN BU MİLİTARİST VE GAYR-İNSANİ TAVIRLARI HAKKINDA NE SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?

Türkiye semalarında Allahü Ekber seslerine ambargo uygulandığı, müezzinlere zorla “Tanrı uludur” diye ezan okutulduğu Kemalist zorba Tek Parti döneminde fikir ve aksiyonuyla meydanlara çıkmış Necip Fâzıl gibi bir fikir ve dâva adamının hakikatleri haykıran sesi tabiatıyla kesilecekti. Fikir hayatımıza yazı ve hitabet kudretiyle yön veren bir mütefekkiri, devrin Atatürkçü düzeninin rahat bırakması düşünülemezdi. Dolayısıyla onun sarsıcı fikirlerini engellemek için defalarca hapishânelere yollandı, yayınları kapatıldı.

Çünkü Kemalist düzen karşısında Necip Fazıl, fikir ve edebiyat yazıları, şiirleri ve konferanslarıyla tek başına çok kimsenin yapamadığını yapıyordu. “Büyük Doğu” dergisi tek başına lâ-dinî Kemalist rejimin varlığına bir tehditti ve milleti uyandırıştı.

İslâm dünyasının yeniden şahlanışı için kendini bu dâvaya adayan, Müslümanların kurtuluşu için hâl çâreleri arayan Büyük Doğu mimarı ve sultanü’ş-şuara Necip Fâzıl, Edirne’den Maraş’a, Bursa’dan Erzurum’a kadar sözünü söylemediği yer bırakmadı. “Kim var diye seslenilince sağına ve soluna bakınmadan fert fert ben varım” cevabını verici bir gençliği yetiştirmek için yollara düştü. Kahvehanelerde, konferans salonlarında ve meydanlarda Kemalist düzenden çekinmeden İslâm dâvasını anlattı.

Millet düşmanı olan düzenin zulümlerini anlatan böyle bir dâva adamının Kemalist militarizmden eza görmesi onun için bir şereftir.

Bedîüzzaman Hazretleri, Kemalist devletten en çok zulüm gören büyük şahsiyet, büyük İslâm âlimidir. Materyalist düşüncenin fikir hayatımızı hercümerc ettiği, Kemalist Cumhuriyet düzenin, kanlı inkılâplarıyla ortalığı kasıp kavurduğu en karanlık, en sıkıntılı dönemlerde risâleleriyle Müslümanları yeniden şuurlandırdı, cesaret verdi. Bu yolda insanüstü bir mücadele verdi.

Necip Fâzıl gibi, Kemalist düzenin surlarında gedik açılmasında en çok katkısı olan bir dâva adamı, bir İslâm âlimi olan Bedîüzzaman Hazretleri’nin hizmetlerini yeni nesillere anlatmak fikrî bir borçtur.

İskilipli Âtıf Hoca, “târihin büyük mazlumları”ndandır. “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabından dolayı kanlı ve şerir Kemalist devletin cellatları, yâni İstiklâl Mahkemeleri’nce idam edilen müderris ve âlim bir muhterem insandır. “Pişman olduğunu söyle” dediler.

Fakat o fâzıl insan Kemalist düzenin cellatlarına eyvallah etmedi, savunma da yapmadı. Koğuş arkadaşı Tahirül Mevlevî’nin anlattığına göre, “rüyasında Efendimiz s.a.v.’ı görür ve kendisine “Âtıf niye bize kavuşmayı geciktiriyorsun?” buyuruyor. Bunun üzerine savunmayı yırtıp atar. İdam kefeniyle cennete uçar.

Bazı uygulamalara bakarsak, Kemalist düzen yıkılmaya başladı. Fakat anayasada, bazı kurum ve kuruluşlarda hâlâ yer alan Kemalist ilkeler sırf İskilipli Âtıf Hoca’nın idamının ah’ından dolayı iflah olmayıp silinip gidecek, göreceğiz inşallah.

Salih Mirzabeyoğlu da Kemalist militarizmin hempası olan 28 Şubat darbecileri eliyle 16 yıl zindanlarda yatmış bir fikir adamıdır. Haksız ve hukuksuz yere uzun yıllar hapislerde tutulan İslâmî devlet gayesi olan biridir. Necip Fâzıl’ın Büyük Doğu fikriyatının takipçisi ve kendine has yorumlayıcısıdır.

28 Şubat 1997'den itibaren kötü şartlar altında hapislerde çürütülmek istenmiştir. Bir hayli solcu Pkk’lı ve Marksist mahkûmlara tahliye kararı verilirken bu şahsiyet görmezden gelindi.

Kemalist ulusalcı derin güçlerin isteği doğrultusunda, önce gözaltına alınıp müebbet hapis cezası verilen ve yıllarca “Telegram” (zihin yönlendirme) işkencesine mâruz tutulan Mirzabeyoğlu'nun yaşadığı hukuksuzluğun ve zulmün müsebbibleri Kemalist ulusalcı darbecilerdir. Onun fikirlerinden ve dâva adamlığından rahatsız oldukları içindir ki, uzun yıllar bırakılmadı. Hakkının ve mağduriyetinin iade edilmesi gereken bir insandır.

[email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
23 Yorum
Ahmet Doğan İlbey Arşivi