İç düşman ve dindarların yolsuzluklar karşısında tutumu

İç düşman ve dindarların yolsuzluklar karşısında tutumu

Bazı çevrelerde dindarların yolsuzluklar karşısında fazla sert olmayan tavırları eleştiriliyor. Daha net, daha ilkeli bir tutum ortaya konulamayışının, bizim hırsız, sizin hırsız saplantısından kaynaklanmış olabileceği dile getiriliyor.
Kötülük sahibine göre vasıf değiştirmez.
Kötü olan bir eylemi kim yaparsa yapsın kötüdür. Bunun için, Yargı’nın sembolü olan adalet perisinin gözleri bağlıdır. Bununla Adalet dağıtanların suçluyu değil, suçu görmesi anlatılmak istenmiştir.
Yazık ki bu gerçeğe rağmen, suça değil, suçluya bakan, suçu suçlunun kimliğine göre değerlendiren bir anlayışa sahibiz. Üstelik bu sadece dindarlara, muhafazakârlara mahsus hastalıklı bir tutum değil, daha genel, daha yaygın, neredeyse milli bir tutum. Böyle olunca da toplumun imkânlarını sülük gibi emen yolsuzluklarla müessir bir şekilde mücadele etmek mümkün olmuyor. Çünkü her hırsızın sığınabileceği ayrı bir liman var.
Ancak bu genel değerlendirme dindarların yolsuzluklar karşısındaki tutumunu anlatmaya yetmez. Dişli-deniz Feneri ekseninde başlayıp, Çankaya belediyesindeki –yamyamlarla-devam eden tartışmaların en çok dindarlarda yaralanmalar yol açtığı bir gerçek. Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren gibi dindar-muhafazakâr kesimin önde gelen yazarları, güçlü tepkiler vererek dindarların yaşadığı travmaya dikkat çektiler. Hırsızlığın, kim tarafından yapılırsa yapılsın kabul edilemez olduğunu içtenlikle dile getirdiler.
Onun için, çok dışarı yansımasa da bu tip olayların, en çok dindar çevreleri etkilediği söylenebilir. Hırsızlık, kamunun malına el uzatmak, bir başka ifadeyle Beytülmal’e tecavüz, sadece bir yasanın ihlali değil, aynı zamanda dini bir prensibin de çiğnenmesidir. Bunu dindar görünen birinin yapması ise, tam bir hayal kırıklığı, insanları bir birine bağlayan güven duygusunun zedelenmesidir.
Dindar, muhafazakâr insanlar tarafından kurulan örgütlerle ilgili bu tip iddialar medya’ya düştükçe derin sarsıntılar yaşanıyor. Bundan böyle kime güveneceğiz duygusu dalga, dalga insanları kuşatıyor. Hemen her zeminde olayın failleri lanetleniyor.
Ama anlaşılan, bu tepkilerin bazı kesimlere yetmediğidir. Dindarları eleştirenler bu eleştiri ve tepkilerin ete kemiğe bürünüp AKP’ye yönelmesini bekliyor; Yani yolsuzluklarla ilgili rahatsızlıkların AKP’ye fatura edilmesini istiyorlar. Yolsuzluklar üzerinden siyasi emellerini gerçekleştirmek, rakip olarak gördükleri AKP’yi tasfiye etmek istiyorlar. Dindarların tepkisi –yolsuzluğa bulaşanları aşıp-AKP’nin kurumsal kimliğine yönelmeyince de yaygarayı basıp, dindarları çifte standartlı olmakla suçluyorlar.
Aslında dindar-muhafazakâr çevrelerin yolsuzluklarla ilgili reaksiyonlarını, rahatsızlıklarını AKP’ye yöneltmedikleri doğru. Bunun birçok sebebi var. Dindarlar yolsuzlukların kendi mecrasından çıkarılarak bir hesaplaşmaya çevrilmek istendiğinin farkındalar. Böyle bir oyunun parçası olmak istemedikleri için de –yolsuzluk- istismarcıları ile bir tutum birliğine girmiyorlar. Diğer yandan Almanya Deniz Fener’ini Türkiye Deniz Feneri ve AKP ile irtibatlandırmak için ortada yeterince delilin olmadığını görüyorlar. Bağcıyı dövmek için başlatılan kampanyaya bu yüzden katılmayı doğru bulmuyorlar. Ama asıl çekince dindarların siyasi partilerle ilgili algı ve değerlendirmelerinden kaynaklanıyor.
28 Şubat’tan beri, dindarlar –iç düşman –olarak nitelendiriliyor. İrticacı adı altında maskeleyerek tanımlanan düşman, dindar, muhafazakâr insanlardan başkası olmadığını herkes biliyor. Bunu en çok da dindarlar biliyor. Çünkü bu yeni tehdit algılamasının neticesi olarak özgürlüklerinin nasıl kısıtlandığını, hayat ve hareket alanlarının ne kadar daraldığını bizzat yaşayarak görüyorlar. İç düşman demek, dindarların sadece yaşam biçimlerinin, kılık kıyafetlerinin, inanç ve düşüncelerinin aykırı görülmesi demek değil. İç düşman demek dindarların bizzat varlığının tehlike olarak görülmesi demektir. Yani bu iç düşman algısı, dindarların yaşama haklarına kadar her şeylerini bir tehdit olarak görüyor. Üstelik bu ürkütücü algıyı başta CHP olmak üzere diğer birçok parti ve resmi kurum da paylaşıyor. Bu noktada, geçmişte yaşanan başörtüsü, kesintisiz eğitim tartışmalarında, DSP’li milli eğitim bakanı Bostancıoğlu’nun, Atatürk’ten esinlenerek,”ihtimal ki, bu iş için bazı kelleler düşecektir” şeklindeki tehdidini hatırlamakta fayda var. Dindarlar, AKP’yi kendileriyle ilgili bu algı biçiminin dışında görüyorlar. Siyasal partiler içinde en çok AKP’nn varlıkları ve inançlarıyla problemli olmadığını düşünüyorlar. Bu bakımdan varlıklarının garantisi gibi gördükleri bir partinin yıpratılması dindarların işine gelmiyor. Bu tutumlarında haksız da sayılmazlar. Çünkü AKP dışında kurulacak her hükümette –dindarların varlıklarıyla-sorunlu parti veya partilerin bulunacağını biliyorlar. Onun için, yolsuzluklar karşısında gösterilecek tepkilerin, iktidarı sarsacak, varlıklarıyla sorunlu partilerin önünü açacak noktaya gelmesini istemiyorlar. Dindarları bu tutuma mecbur eden28 Şubat’tan başlayarak günümüze kadar gelen iç düşman algısıdır. Her vatandaşını kucaklayan, eşit, birinci sınıf insan olarak gören demokratik bir Cumhuriyet kurulduğunda, dindarların yolsuzluklar karşısındaki tepkisi de daha görünür ve belirgin hale gelecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi