D.Mehmet Doğan

D.Mehmet Doğan

Buna derler Edirne karşılaması!

Buna derler Edirne karşılaması!

Edirne ile karşılaşmak, hele baharın coşkun yeşili deminde...

Umduğumuz sadece buydu...İstanbul’dan kurtulur kurtulmaz gelinciklerin kırmızısı, erguvanların kendine mahsus rengi ile birlikte çeşit çeşit yeşille bizi sarmalayan bir coğrafyanın kucağındaydık. Selimiye’nin iki minaresinin belirmesi an meselesiydi, o anı yakalamakta gafil kalmak istemiyorduk. Fahri Tuna haberi bu sırada verdi: Mustafa Hatipler bizi karşılamaya geliyordu, hem de otoyol gişelerinde...

“Hayırdır inşaallah!” dedik.

Karşılanmak iyi de, bu fenafiledirne şahsiyetle şehirde görüşmeyi umuyorduk. Daha önceki gelişlerimizde şahsen tanımış, bir defasında, gecenin geç saatlerinde Edirne’nin uyku ile uyanıklık halindeki manzarasını onun ifadeleriyle seyrü temaşa eylemiştik.

Anlatmak zor: Gece ve şehir; hem de uzaktan uzağa... Bu zor anlatılır hâl zamanla unutulmazlık kazandı. Şehri gündüz güneşinin aydınlığı yerine gece karanlığını hiçe sayan tarihiliğini hissederek seyretmek...

Şehrin “arab”ının güzelliğini kelimelerle tarif edemem desem, mübalağa olmaz.*

Daima Selimiye...Her an ve her yerde Selimiye. İşte Edirne budur!

Şehrin neresinden bakarsanız bakın, nasıl bakarsanız bakın Selimiye!

Silinmez bir Osmanlı tuğrası!

Şehrin bir tepesine insan eliyle mucizevi bir dokunuş Selimiye. Büyük fakat ürkütücü-korkutucu değil, aksine munis, ölçülü. Kubbenin cesameti hissetmezsiniz, minarelerin kalınlığı-uzunluğu diye bir şey yoktur. Tabiî bir uyum olağandışı ölçüleri olağanlaştırır. Eskiler buna “tenasüb” derler! Tenasüb insan ölçüleriyle inşa etmek demektir.

Osmanlı mimarisinin en büyük çaplı kubbesini, külahı ve alemiyle 80 metreyi bulan en büyük minarelerini en yakın mesafede bile yadırgamazsınız.

Selimiye gündüz görülen bir rüya neşvesi ile kütlesine ekler sizi. Selimiye ve siz, siz ve Selimiye bütünleşirsiniz.

Onun yapılışı bir rüyaya bağlanır. Cihan padişahı Süleyman oğlu Selim Han bir rüya görür ve Kıbrıs seferinin muzafferiyetle neticelenmesi halinde Edirne’de bir camii, daha doğrusu cami merkezli bir imaret yaptırmayı adar...

Kıbrıs’ın fethinin ehemmiyeti, kıymeti nasıl anlatılır ki? Hem de bu neden Edirne’de yapılır ki?

Son yüzyılımızın meseleleri: Edirne ve Kıbrıs!

Edirne çözülmüş gibidir, Kıbrıs çözümsüz gibidir!

Mustafa Bey, gişelere gelmeden biz şehre dahil olduk. Buluştuk, ama ne buluşma...Bu düpedüz Edirne karşılaması!

Bir davulcu iki zurnazen başladılar icra-yı âhenge.

Ben musıkinin bu kadar tarihe âlet edileceğini düşünemezdim. Her nağme tarihin bir noktasından kanatlanıp geliyor zihnimizi esir alıyordu. Varayım gideyim urumeline/Arzuhal vereyim beyler beyine!

Edirne’ye kavuşmanın sevinci asırları aşarak gelen hüznümüzle karışıyor. Estergon, Budin, Belgrat, Dırama, Tuna, Vardar, Plevne...

Her ismin kendine mahsus hüznü, acısı, elemi davulun tokmağı ile zihnimize çakılıyor.

Zurnalar bu hüznü koyulaştırmaktan başka bir şey yapmıyor.

Edirne, sendeyiz; tamam! Gözümüzden vaz geçtik, kulaklarımızı bari esir alma!

Edirne’de bütün dehşetiyle tarihle karşılaştık. Onu tanımazdan gelebilseydik, ne kadar rahat ederdik!

O zaman da biz biz olmazdık!

Edirne’de karşılanmadık, tarihle karşılaştık, kaçınılmaz olarak kendimizle karşılaştık!

 


* Arab, yani “negatif”.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
D.Mehmet Doğan Arşivi