Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Lozan hezimeti... O “masa”nın dili olsaydı!

Lozan hezimeti... O “masa”nın dili olsaydı!

Bazı “olay”lar vardır ki, insanlarda “derin iz”ler bırakır... Bunlar, öylesine derin izlerdir ki, “kelime”lerle anlatılmaz... İşte bu yüzden insanlar; “kelimelerin kifayet etmediği” bu tür olaylar için, “sembol”ler kullanırlar...
Meselâ, “yatalak” bir insan, aylardır yatmak zorunda kaldığı yatağı gösterip; “Şu yatağın dili olsa da, aylardır neler çektiğimi bir anlatsa” der...
Ya da; “tutuklu” veya “mahkûm” bir insan, “cezaevinin dört duvarı”nı veya yattığı “ranza”yı gösterip, “Ahh, ahh” der; “Neler çektiğimi, bir Allah bilir, bir de şu duvarlar!.. Şu ranzaların, şu duvarların dili olsa da, neler çektiğimi anlatsa!”
Ne dersiniz; çektiğimiz “sıkıntı”ları veya yaşadığımız “sevinç”leri, “mutluluk”ları böyle anlatmaz mıyız?
“Şu duvarların dili olsa da!..
Şu yatak dile gelse de!.. Şu, şu, şu!”

ÖNCE DİRENDİ, SONRA TESLİM OLDU!
Ne yalan söyleyeyim; dün AA'dan geçen bir haberi okurken, bu misal geldi aklıma...
O haber şöyleydi:
“İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin'in, 85 yıl önce, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna sahne olan Lozan Antlaşması'nın imzalandığı üç ayaklı masayı, ziyareti sırasında Türkiye'ye hediye etmesi, CHP'yi de harekete geçirdi. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal; masanın nerede sergileneceği konusunda, hükümetin tavrını görmek istediğini ifade etti.
‘Bu masa, nerede olacak?’ diye soran Baykal, Hükümet yetkililerini arayarak, bunu öğreneceklerini kaydetti.
Masanın CHP'ye verilmesini isteyen Baykal, ‘Sahip çıkan yoksa biz sahip çıkarız’ dedi.”
İşte bu haberi okuyunca, “86 yıl önce bugün başlayan Lozan görüşmeleri” canlandı gözlerimin önünde...
Ve elbette; “Baykal'ın talip olduğu o masa!”
Düşündüm de;
“O masanın dili olsaydı” acaba neler anlatırdı bize?..
“O masa dile gelmiş olsa”ydı, herhalde “Batı Trakya'yı, 12 Adalar'ı, Kerkük ve Musul'u nasıl kaybettiğimizi” anlatırdı!..
Sadece “toprak kaybı”nı değil, “ihanet ocağı” denilen “Patrikhane” yerli yerinde dururken, “Hilâfet Sancağı”nı nasıl kaldırdığımızı da anlatırdı herhalde!..
Öyle ya;
“Patrikhane'nin Atina'ya taşınması” şartıyla 20 Kasım 1922'de masaya oturan İnönü; 24 Temmuz 1923'te attığı “imza” ile “Patrikhane'nin Türkiye'de kalmasına” boyun eğmişti!..
Yani, “ikisinin birden kaldırılması” düşünülürken; “ihanet ocağı” denilen Patrikhane içimizde kalmış ve fakat “Hilafet Sancağı” kaldırılmıştı!..
Sadece “Patrikhane” mi;
“O masa”nın bulunduğu odada neler yaşandığını, “Türk heyetinin nelere ve nasıl razı olduğunu” birer birer öğrenir ve “ezberlerin nasıl bozulduğunu” görürdük!..
Neler görürdük, neler!..

DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR
Herhalde “bildiklerimiz”in yanlış olduğunu görür, “tarihi gerçeklerin nasıl tersyüz edildiğini” öğrenirdik...
Meselâ, şu “mübadele” konusu!..
“Mübadele” ile ilgili bilimsel çalışma ve yayınları bulunan Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Kemal Arı, dün AA muhabirine yaptığı açıklamada; “Bilinenin aksine...” demiş;
“Nüfus değişimiyle ilgili olarak, son günlerde kamuoyuna çok yanlış bilgiler aksettiriliyor!”
“Olayın aslı”nı şöyle açıklamış Doç. Arı:
“Örneğin bir söyleşide, mübadele olayında 200 bin kişinin öldüğü iddia ediliyor. Kamplara toplanan 4 kişiden birinin öldüğü söyleniyor. Şunu bilmemiz gerekiyor, mübadele konusu; Lozan'da Türkiye'nin bir tezi olarak gündeme gelmedi.
O zamanlar Birleşmiş Milletler yok, Milletler Cemiyeti diye bir kurum var. Bu kuruma bağlı olarak çalışan Dr. Nansen, ağırlıklı olarak İngiltere'nin isteği doğrultusunda, kendiliğinden göç eden nüfusla ilgili sorunları incelemek için Yunanistan ve Türkiye'de araştırmalar yaptı.
Zaten kendiliğinden yer değiştirmiş olan nüfusun mübadele edilmesi fikri, Dr. Nansen'den çıktı ve dolayısıyla İngiltere'nin tezi olarak gündeme geldi, Türkiye ve Yunanistan bunu kabul etti.”
Düşünebiliyor musunuz;
Sadece “mübadele” konusunda bildiklerimiz bile “yanlış”mış!.. Bir “Türk önerisi” olduğu söylenen “mübadele” konusu bile, meğer bir “İngiliz önerisi”ymiş!..
Demek oluyor ki;
“Yanlış bildiğimiz” ya da bizlere “yanlış ezberlettirilen” nice olay var ki, “aslında bambaşka”dır!..
İşte bu yüzden diyorum ya;
“O masanın dili olsaydı da, Lozan’da neler yaşandığını bizlere tek tek anlatabilseydi!”
Evet, anlatsaydı... Acaba o zaman, Bay Deniz Baykal, yine de o masaya “talip” olur muydu?..
Öyle ya;
Lozan konusunda, özellikle “genç nesil” tarafından “bilinen”ler ve gençlere “anlatılan”lar, yaşanan “gerçek”lerin tam tersi!..
Hani, hep “Lozan Zaferi” diyorlar, gençlere böyle ezberlettiriyorlar ya, gerçek, yine “bilinen”lerin tersi!..
Çünkü Lozan;
“Zafer”in değil, “hezimet”in adıdır!..

KERKÜK VE MUSUL, LOZAN’DA GİTTİ!
Yoruma geçmeden önce, 25 Temmuz 2006’da Cumhuriyet’te çıkan Ali Sirmen’in bir yazısını aktarmak istiyorum:
“Bütün uluslararası anlaşmalar gibi, Lozan'a da zafer veya bozgun diye bakmamak gerek. Önemli olan verilen ödünlere karşılık, esas istediğimizi elde edip etmediğimizdir.
Türkiye, Lozan ile Misakı Milli sınırları konusunda tam istediğini alamadı.
Musul, Kerkük gitti; Hatay ise daha sonra sınırlarımız içine katıldı.
Azınlıklar bölümünde Patrikhane konusunda istenen sonuç elde edilemedi.
Boğazlar üzerindeki egemenliğimiz Lozan ile değil, Montrö ile sağlandı.
Kapitülasyonlar konusunda istediklerimizi elde ettik, ama altı yıl süreyle gümrüklerimize öyle sınırlamalar getirildi ki, çok büyük güçlükler çektik ve sürenin bitiminde de zaten 1929 bunalımı ile burun buruna geldik.
Ama bütün bunlara karşın Lozan antlaşması, tam bağımsız, demokratik ulus devletin, Türkiye Cumhuriyeti'nin can bulmasını sağladığı için olumluydu ve bu amaca yönelik olarak imzalandı. Bilânço yaparken Lozan'a böyle bakmakta yarar vardır, bu açıdan Lozan bizim için bir başarıdır.”

BATUM VE KIBRIS DA GİTTİ!!
Görüyorsunuz ya;
“Misak-ı millî sınırları” dahilinde tam istediğimizi alamamışız..
“Kerkük” ve “Musul” gitmiş!..
“Patrikhane” konusunda, istenen sonuç elde edilememiş!..
Eee!.. Bütün bunlara rağmen, Lozan, yine de “başarı”ymış!..
Söyleyin Allah aşkına;
Bu, nasıl “başarı”dır ki, “taviz üstüne taviz” verdiğimiz halde, “elimize geçen bir şey” yok!..
Hani, var mı?..
Düşünün hele;
Çömelip, “def-i hacet” yapacak kadar bile bir “toprak parçası” kazanamadığımız halde, Kerkük gitmiş elimizden, Musul gitmiş!..
Sadece onlar da değil;
“Diğer gidenleri” de, ekleyeyim listeye:
* Misak-ı millî sınırları içinde olan Batum Lozan'da bırakıldı.
* Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti tarafından İngiltere'ye sipariş edilen savaş gemilerinin, milyonlarca Osmanlı altını tutan ve peşin ödenen parası İngilizlere bırakıldı.
* Lozan Antlaşması ile Kıbrıs adası İngiltere'ye terkedildi; ayrıca burada yaşayan Türklerin İngiliz vatandaşlığına geçmesi, İngiliz vatandaşı olmak istemeyenlerin Türkiye'yi göç etmesi kararlaştırıldı. Bu madde uyarınca, 8 bin Türk, -o döneme göre çok büyük bir rakam- Türkiye'ye göç etti.
* Burnumuzun dibindeki 12 Ada İtalyanlara bırakıldı.

“YA İNGİLİZ VATANDAŞI OLUN, YA DA!..”
Bu “tarihî gerçekler” ortadayken, bugün “Lozan masası”na talip olan Bay Baykal, 2006’nın Temmuz ayında diyordu ki; “AKP iktidarının da paylaştığı teslimiyetçi anlayış, Türkiye'yi Lozan anlayışından uzaklaştırmıştır!”
El insaf!..
“Kıbrıs'ı İngiltere'ye bırakan” anlaşma, Lozan'da imzalanmadı mı?.. Altında, daha sonra CHP Genel Başkanı olan İsmet İnönü'nün imzası yok mu?..
Neymiş; “Lozan milletin, Sevr ise Hanedan'ın eseri”ymiş!..
İyi de;
“Kıbrıs'ı İngiltere'ye bırakan imza” kimin?..
“Milletin” mi, yoksa “İnönü Hanedanı”nın mı?..
Hayır, “AK Parti'yi savunmak” gibi bir niyetim yok...
Ama, “AK Parti'nin teslimiyetçiliği”nden dem vurup da, “İnönü'nün peşkeşçiliği”ni gizlemeye çalışmak, pek dürüstçe gelmedi bana!..
Şu hâle bakın;
Kıbrıs, “İngiltere'ye terkedilmekle” kalmamış, oradaki “Türk vatandaşları”na denilmiş ki;
“İsterseniz İngiliz vatandaşı olabilirsiniz!..
Eğer İngiliz vatandaşı olmak istemiyorsanız, Türkiye'ye göç edebilirsiniz!”
Etmişler!.. “İngiliz vatandaşı” olmak istemeyen; o günün şartlarında “çok büyük bir rakam” olan 8 bin Türk, Türkiye'ye göç etmiş!..
Peki, bu kararın altında kimin imzası var?..
Nerede imzalandı bu “teslimiyet” anlaşması?..
Elbette Lozan'da!.. Altında da, “Baykal'ın genel başkanı İnönü”nün imzası var!..
Hayır, o imza “Türk milletinin imzası” değil Bay Baykal, “İsmet İnönü Hanedanı'nın imzası”dır!..
İşin doğrusunu söylemek gerekirse;
Türkiye, hem de İsmet İnönü'nün imzasıyla, 24 Temmuz 1923'te gözden çıkardı Kıbrıs'ı!..
Evet, “bugün” değil, “o gün” teslim etti Kıbrıs'ı!..
Varsa aksini iddia eden;
“8 bin Türk'ün göçü”nü izah etsin!..

KORDON’DAN DUYULAN HOROZ SESİ!
Ya, “göz göre göre” verdiğimiz “12 Adalar”a ne demeli?..
Yanılmıyorsam; tarihçi ve siyasal bilimci Prof. Dr. Fahir Armaoğlu yazmıştı bir zamanlar!..
Lozan'da “imza”ları atıp, “12 Adaları” önce İtalyanlara, sonra da Yunan'a bırakan İsmet İnönü; bir gün İzmir'e gidip; “Kordon Boyu”nda yürürken, uzaklardan bir “horoz sesi” gelmiş!..
Sormuş, “Nereden geliyor bu horozun sesi?” diye.
Etrafındakiler cevap vermiş:
“Yunan’a bıraktığımız Sakız Adası'ndan!”
Şaşırmış İnönü... Demiş ki;
“Bu adalar, İzmir'e bu kadar yakın mıydı?!?”
Düşünebiliyor musunuz;
“Misak-ı Millî sınırları”ndan bile haberi olmayan, 12 Adalar'ın; “horozların sesinin duyulacağı kadar yakın” olduğunu bilmeyen bir adam; Lozan'daki konferansta, “Türk heyetine başkanlık” ediyor!..
Yaşattığı “hezimet” de, hâlâ “zafer” diye kakalanıyor!..
Ne zaferi?.. Hangi zafer?.. Hani, nerede?!?
Geldiğimiz noktayı özetleyeyim mi;
“Topraklar gitti, masa kaldı yadigâr!”
“O masa”ya da “Baykal talip” iyi mi?..
Kimbilir, belki de;
“Masanın dile gelip de gerçekleri anlatması”ndan endişe ediyordur!..
Ne dersiniz, olamaz mı?!?..
ADD’cilerin kuyruk acısı
Haberi, dünkü Vakit’te okumuş olmalısınız... Atatürkçü Düşünce Derneği Marmaris Şubesi, “3 yazar” hakkında “suç duyurusu”nda bulunmuş!.. Star’dan Mustafa Akyol, Taraf’tan Yıldıray Oğur ve Vakit’ten ben Hasan Karakaya!..
Haberde pek ayrıntı yoktu ama, iddiaya göre “yargıya intikal etmiş ve yayın yasağı konulan konular”da yazılar yazmışız!..
“ADD’ciler” açıkça söyleyemese de, herhalde “Ergenekon Terör Örgütü” ile ilgili yazıları kastediyorlar!.. “ADD’nin Ergenekon’la ne ilgisi olabilir ki?!?” diye düşünenler olabilir...
Hemen söyleyeyim: “Ergenekon Terör Örgütü’nün en önemli sanıkları” arasında, Emekli Org. Şener Eruygur da vardır ve o, halen “ADD Genel Başkanı”dır!..
ADD Marmaris Şubesi’nin “kuyruk acısı” da buradan kaynaklanmaktadır!..
Yaptıkları “suç duyurusu”nun altında “sansür” çabası vardır!.. “Gerçek”leri yazıp da, “ezberlerini bozmamızı” istemiyorlar!..
İstiyorlar ki; “ADD ne diyorsa, o!” olsun... Yok öyle yağma!..
“Gerçekleri örtbas” gibi bir huyum olsaydı, herhalde “Vakit yazarı” değil, “ADD üyesi” olurdum!..
Evet; “ADD üyesi” olur ve Eruygur’u “tabu”laştırırdım!..

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi