Efsane deyip geçmeyin!

Efsane deyip geçmeyin!

Bugün size Yunan mitolojisinden Lerne Hidra'sını anlatacağım sevgili okurlar.. Hidra çok başlı bir yılan şeklinde tasvir edilmiştir. Başların sayısı beş ya da altıdan yüze kadar çıkar, keyfinize kalmış.

Hydra'nın her bir ağzından çıkan soluk o kadar zehirlidir ki, o uyurken bile yanına yaklaşanlar için ölüm kaçınılmaz olur.

Ülkenin ürünlerini ve hayvan sürülerini telef eden, maddi ve manevi potansiyellerini yok eden bir canavardır Hidra.

Her canavara bir kahraman gerek. Bizim "Dede Korkut" hikayelerinden birinde "Tepegöz" adlı bir canavar yok muydu?

Tepegöz doymak bilmez bir canavardır, halkın çocuklarına, hayvanlarına dadanmıştır. Hergün onlarca insan yer, yine doymaz.

Dede Korkut hikayesinde bir yiğit "Basat" çıkar ve Tepegöz'ü öldürür.

Hidra'ya düşen kahramanımız da Herakles(Herkül)'tir. Ne ki Hidra'nın kesilen her kafasının yerine bir yenisi çıkmaktadır.

Üstüne üstülük Hidra'nın dışarıdan bir de yardımcısı vardır, dev bir yengeç.

Herakles'in topuğunu ısırır ama o da ayağıyla ezerek yengeci öldürür.

Herakles'in de bir yardımcıya ihtiyaç vardır. O yardımcı, yeğeni İolaos'tır.

Herakles, İolaos'tan yakındaki ağaçları yakmasını ister ve Hidra'nın her kesilen başını yeniden canlanmasın diye ateşle dağlar..

Efsaneye göre en ortadaki baş, ölümsüzdü. Herakles sonunda o başı da keser ve toprağa gömer.

Üstüne de kocaman bir kaya parçasını yerleştirir, sen sağ ben selamet.

Bazı yorumculara göre başları kesildikçe yeniden biten Hidra'nın gerçekte Herakles tarafından kurutulduğu sanılan Lerne Bataklığı'ydı.

Yeniden çıkan başlar, aslında, durmadan kendilerine bir yol bulup yeryüzüne sızan ve, böylece, kahramanının çabalarını boşa çıkaran su kaynaklarıydı.

Pierre Grimal'in Mitoloji Sözlüğü'nde efsane aynen böyle anlatılır.


* * *
Bataklık varsa, Hidra'lar da olacaktır.

Bataklığı kurutursanız, Hidra'lar da olmayacaktır.

Bir ülkede hukuk dışılığın zemini varsa, hukuk dışı oluşumlar da olacaktır.

Siz birini yok ederken, öbürü başka yerden çıkacaktır.

Ülkenin yazılı-yazısız, gizli-açık "tek" bir anayasası olana dek bu böyle sürecektir.

Herakles'lerin de, İolaos'ların de takatinin bir sınırı var.

Son kırk yılda kaç memleket çocuğu heba edildi?

Kaç kurban verdik Hidra'lara?

Kaç milyar dolar çıktı bu halkın cebinden canavarları doyurmak için?

Hadi diyelim bu efsane size ters, daha kaç Tepegöz bu memleketin imkanlarını, çocuklarını yiyip bitirecek?

Tepegöz'lerden kurtulmak için daha kaç on yıl Basat'lar bekleyeceğiz?

Ben bir efsane anlattım, varın siz yorumlayın.


Real politika ve uygarlık..

Bir devletin dış politikası ahlaktan ve insanlıktan yoksun olabilir mi?

Evet, ortada böyle bir sürü 'büyük devlet' var, ancak hiçbir şekilde saygıyı hak etmiyorlar. Ama ben kendi tarihimizde böyle büyük devlet hatırlıyorum.

Ülkesine sığınan mültecileri teslim etmesini bildiren Avusturya ve Rusya gibi iki büyük devlete, "Ben ki, bir tek mülteciyi vermemek için Timur'un hapishanesinde ölen Bayazıd'ın torunuyum, bir alay Macar ve Leh mültecisini sizlere nasıl veririm" diyen Sultan Abdülmecit'i hatırlıyorum.

Sadece dindaşlarına ve soydaşlarına değil, Müslüman olmayan mültecilere de sinesini açan bir imparatorluğun mirasçılarıyız.

Yahudiler geldi, Macarlar geldi, Polonyalılar geldi, İtalyanlar geldi, Beyaz Ruslar geldi, vs.

Büyük devletlerin dış politikası elbette ülke çıkarlarını gözetecektir. Ama bu çıkarların dayandığı sınır son kertede ahlak ve insanlıktır.

Sınırın ötesine geçildiğinde artık büyük devlet değilsiniz. Saygınlığını yitiren bir devlet bilin ki çöküşün eşiğindedir.

Gazze katliamı, devletlerin saygınlığını sınıyor. Bakın Yemen'de halk, Chavez'in, Tayyip Erdoğan'ın, Şeyh Hamad'ın posterleriyle sokaklara çıkmış.

Üç milyonluk Moritanya, hiç kuşkusuz Arap dünyasının merkezi iddiasındaki Mısır'dan daha çok saygıyı hak ediyor.

Gazze katliamına seyirci kalan Arap devletlerinin bir kısmı askeri diktatörlüklerle idare ediliyor. Varlıklarını Amerika'ya borçlu olan rejimler bunlar. Halklarının gözü Gazze'de, kendilerinin gözü ise Washington'da..

Batı dünyası ise Yahudi soykırımının ipoteği altında, yalpalayıp duruyorlar.

Real politika, ahlak ve insanlık duvarlarını yıkıp geçiyor.

Bir avuç lider ise uygarlık savaşımı veriyor.

Onlara selam olsun.


Siz buna savaş mı diyorsunuz?

Ben diyemiyorum. Ortada savaş falan yok iki gözüm..

Sivil bir şehre fosfor bombaları yağdırıyor uçaklar..

Karadan tanklar, denizden toplar ateş açıyor.

İsrail'in ordusu var, uçakları var, tankları var, Bush'u var, şunu var, bunu var, Gazzelilerin nesi var!

Yapayalnız bir halk ve yapayalnız ölüyorlar işte..

Göğüs göğüse bir çarpışma da yok ajansların bildirdiği kadarıyla..

Sinsi bir kıyım makinesi işliyor sadece.

Basıyorsun tuşlara, o kadar.

Ve fosfor bombalarıyla ölen çocukları bir dürbün mesafesinde seyrediyor İsrailliler piknik havasında.

Ne kadar çok çocuk ölürse o kadar çok mutlu olacaklar, o kadar fazla oy verecekmiş kıyım lordlarına mutlu İsrailliler..

Çocuk cinayetlerine itiraz eden ırkdaşlarını "düşmana sempati duyan hainler" diye yuhalıyorlar.

Siz böyle bir halk gördünüz mü?

Hiçbir filmde nazi katillerin kurbanlarını gaz odalarına gönderirken gülümsediklerini görmedim ben.

Çünkü önce kendi yüreklerini zehirlediler.

Yüreksiz bir gövde nasıl duruyorsa öyle görünüyor gözlere.

Bir odun gibi bile diyemeyeceğim.

Bir taş gibi bile diyemeyeceğim.

Suyun okşayışlarıyla taşta bile bir ot biter çünkü.

Kurbanlarını öldürmüyor, 'kurtarıyorlar gibi' boğuyorlardı.

Bir tek gardiyanları, bir de kurbanları görüyordu olan-bitenleri.

Ya Gazze'li kardeşlerimizin ölümü?

Bir film gibi izliyor dünya..

Kim buna savaş diyorsa, yalan söylüyor.

Aldatıyor hepimizi.

Bu bir savaş değil iki gözüm.

Bu bir soykırım.


Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi