Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

‘Dünya Osmanlı olacak’

‘Dünya Osmanlı olacak’

Bazen algılarımızın kurbanı oluyoruz. Geçenlerde Fehmi Huveydi yeni başlamış olduğu Es-Sebil gazetesindeki bir yazısını ‘fikri güvenliğe’ ayırmış. Suudi Arabistan İçişleri Bakanı ve ülkenin güçlü adamı Nayif Bin Abdulaziz geçenlerde bir fikri güvenlik konferansı tertip ettirdi. Fehmi Huveydi kafasına bunu takmış ve Suudi Arabistan’ın sonunda güvenliği fikri alana kadar yansıttığını yazıyor. Daha önce bu kavramı ilk kullanan ülkelerden birisinin de Tunus olduğunu yazmış. Halbuki, daha önce ben Şamlı tarihçi ve akademisyen Şevki Ebu Halil ve benzerlerinin kitaplarında fikri güvenlik olmasa bile kültürel güvenlik (el emnu’s sakafi) tabirine rastlamıştım. Dolayısıyla fikir güvenliği bir ihtiyaç. Lakin Suudi Arabistan veya Tunus bunu manipüle edebilir veya tek taraflı olarak kullanabilir. Bu ihtimali yabana atmak mümkün değil. Bununla birlikte, aslında fikri ve kültürel güvenlik herkesin ve her ülkenin olmasa bile her toplumun ve inanç manzumesinin bir ihtiyacıdır. Sözgelimi misyonerliğe karşı siz kendinizi nasıl savunacaksınız? Kaldı ki Mısır Kıpti Kilisesi (Ortodoks) mantar gibi biten ve pıtrak gibi çoğalan Amerikan destekli İncilcilere karşı bu tarzdan bir manevi güvenlik duvarı örmek istemiş. Karşı hamle başlatmış. Kıpti Ortodoks Kilisesinin haksız olduğunu kim söyleyebilir? Aksini söylemek fantezi olurdu. Geçenlerde ESAM toplantılarında konuşan Prof. Hayri Kırbaşoğlu da aslında Fehmi Huveydi’nin itirazlarına benzer itirazlar serdetti. Bu itirazları aslında tam fikir güvenliği maddesinin konusu. Amerikan destekli veya RAND kaynaklı ılımlı İslam projesine karşı çıktı. Elbette mesele Amerikan kaynaklı olduğunda karşı çıkmamak elde değil. Ayrıca mezhepçilik ve Yeni Osmanlıcılık cereyanlarını veya anlayışını da yerdi. Bugüne kadar Kırbaşoğlu’nun mezhepsizlik tehlikesinden hiç bahsettiğini veya parmak bastığını duymadım. Kaçırdıysam, cehaletimi bağışlasın. Halbuki, mezhepsizlik tehlikesi de aynı zamanda fikri güvenliği ilgilendiren konulardan birisidir. Her kafasına esenin dinde çığır açmak istemesi dinde anarşiye yol açar ve bu düpedüz bir Protestanlaştırma çığırı haline dönüşür. Lübnanlı eski bakanlardan George Kırım bile Müslüman olmamasına rağmen, Muhammed Abduh’un çığırını Batı’dan ve Protestanlık hareketinden mülhem bir çığır olarak tanımladı. Esasen Kırbaşoğlu’nun mezhep taassubu dediği şey aynı paradigmayı paylaşan mezhepler arasında yoktur, varsa da nadirdir ve tarihte kalmıştır. Lakin ehl-i bidat çizgi olarak görülen bazı anlayışlara ve çığırlara karşı korunmacı bir refleksi kastediyorsa yeteri kadar yoktur ama olmalıdır. Galiba mezhepçilik adı altında bu refleks gevşetilmeye çalışılmaktadır. Bu anlayışın varıp dayandığı nokta önce mezhepler arasında bir farkın olmadığıdır ve dolayısıyla bidat veya bidat dışı mezhepler ayrımını kabul etmedikleri gibi sonunda dinler arası ayrıma da karşı çıkıyorlar. Onlar arasında da hak ve batıl mefhumunu en azından zedeliyorlar. Bu da fikir güvenliğine giren hususlardan birisidir.
¥
Amerikalılar ılımlı yani ‘mutedil İslam’a taraftar diye biz karşı mı çıkacağız? Hayır, biz ılımlı İslam’ın gerçeğine taraftarız. Ve bildiğimiz yoldan şaşmayacağız. İslamiyet bir vasatiyet ve itidal dinidir. Lakin kavramları yerli yerinde kullanmayan ABD, tefrit anlayışını ılımlılık olarak takdim etmektedir. İşin bu yönü sakattır. Lakin isim üzerinden ABD ılımlı İslam’a taraftar diye biz aykırı olacağız yaklaşımıyla illa da ‘sert İslam’ edebiyatı mı yapmalıyız? Öyleyse kendi açımızdan bazı kavramlar etrafında algılamalarda haklılık payımız olabilir. Lakin bir kavram sadece bizim algı alanımızla sınırlı ve bundan ibaret değildir. Bu bağlamda yine Hayri Kırbaşoğlu, ESAM toplantısında yeni Osmanlıcılık akımına da sataştı. Bazıları bunu daha da ileri götürerek ‘Madem ABD hilafet istiyor öyleyse hilafet de kötüdür’ diyorlar. Halbuki kötü olan ABD’nin hilafet tasavvurudur, yoksa hilafetin kendisi değildir. Muhafazakar camiada bunu savunanlar veya örnekleri çoktur. Gerçekten de biz yeni Osmanlıcılık anlayışına veya akımına karşı mı olmalıyız? Hiç sanmıyorum. Biz yolumuzu ve kavramımızı başkalarının yorumuna göre değiştirecek değiliz. Sadece kavramımızın suistimaline karşı uyanık olacak ve mücadele edeceğiz. Yeni Osmanlıcılık veya İttihat-ı İslam projesi sadece bir siyasi zaruret olmayıp, sosyal bir zarurettir de aynı zamanda. Temennilerimizin ötesinde jeopolitik bir gerçektir. Ve geleceğin yegane siyasi ve sosyal tasavvuru ve modelidir. Bu hususta Kemal Karpat da aynı şeyleri terennüm etmektedir.
¥
Kemal Karpat geleceğin yapısının bir nevi Osmanlılık olduğunu savunuyor. Bu hususta Neşe Düzel’e şunları anlatıyor: “Ulus-devlet, siyasi maskesi ve hırsları geniş çapta törpülenerek devam edecek. Yani ulus-devlet bir kültür devleti olacak. Bu kültür devleti, kendi diline ve geleneğine sarılacak ama kendisinden olmayanların haklarını da tanıyacak. Geçmişte dünyaya bunun örneğini Osmanlı İmparatorluğu verdi. Geleceğin kültür devleti, Osmanlı örneğindeki gibi davranacak, kültürlere hâkim olmayacak. Ben Osmanlı’nın dirilmesini savunan biri değilim ama küreselleşmenin en iyi modeli o. Herkesi rahat bırakmış ama hepsinin tepesinde bir şemsiye gibi durarak onları korumuş. İnsanları, kendi geçimini sağlayacak kadar sömürmüş. Osmanlı’da bir aristokrat sınıf yetişmemiş...” Evet bugün adı ne olursa olsun bir çatı devletine ihtiyaç vardır. Çelişkilerden ancak öyle kurtulabiliriz. Etnik olarak çoğulculuk (ideolojik değil, Karpat’ın deyimiyle kültürel bağlamda) ama İttihad-ı İslam ideolojisi çerçevesinde ise birlik esastır. Yani geleceğin Kuveyt’i veya BAE’si bir nevi Lüksemburg veya Monako olacak. Bence Osmanlı karşısında komplekse kapılmanın hiç gereği yok...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mustafa Özcan Arşivi