Ruhumuzdaki faşist

Ruhumuzdaki faşist

Bundan yıllarca önce Dersim harekâtına katılmış yaşlı bir adamla, evlerinin çardaklı avlusunda ayaküstü sohbet etmiş, "Neler oldu, anlatsana" demiştim.
Hâtırımda kalan iki mühim anekdot: "Eşkıyanın köyüne girip arama yaptığımızda" demişti, "Tabii çoktan savuşmuş oluyorlardı; biz de bulgurdan, yağdan, pekmezden ne varsa yiyecek, toza toprağa buluyor, bir daha yenilemez hâle getiriyorduk!"

Dağ başında yoksul bir köylünün evinde yağını, pekmezini, ununu, bulgurunu tahrip ederseniz ne yer o insanlar bir sene boyunca; neyle geçinir?

Bu hafifi; daha ağırı var: "Boş bir çuvala dürter gibi süngülüyorduk." demişti de bunu söylerken gözlerine bakmıştım: Suçluluk, nedâmet, bir cürmün itirafı esnasında duyulan ezikliğe bezer bir hâlet aradım edâsında; hiç oralarda değildi, olmamıştı; "Öyle gerekiyordu, öyle yapıldı" der gibiydi. Haklı mıydı, askerî harekât esnasında emir gereği yapılan şenaat, şahsî sorumluluklar listesinden siliniyor muydu? Beş vakit namazında, mûtekid, Müslüman, mazbut bir adam... Vaktiyle bir futbol karşılaşmasında veya aile düğününde yaşanan sıradan şeyleri anlatır gibi anlatıyordu; onun sorumluluğu yoktu ki; kendini olup bitenlerden tecrîd etmiş, alıp kenara çıkarmıştı. Zihnini ve vicdânını anlattığı şeylerin kanlı hâtırasından böyle bir cam fânus içinde yalıtabilmişti demek ki...

Mağaraların ağzına saman doldurup çakıyorlardı çakmağı; tayyareler vızır vızır tepelerde dolaşıp bomba yağdırıyordu! Onun kabahati yoktu; o emir kuluydu, emri yerine getirmiş, askerliğini -bilmem kaç yıl- aslanlar gibi yapmış, dönüp memleketine gelmiş, evlenip barklanıp çoluğa çocuğa karışmıştı.

Suçlamıyorum, çünkü hepimiz biraz öyleyiz, öyleydik; zihnî bir değişim geçiriyoruz. Rûhumuzdaki faşisti zincirlemeye, sâkinleştirmeye, ağzına biber sürmeye çalışıyoruz; tedavi oluyoruz, yaralarımızı otamaya, ufûnetlerimizden kurtulmaya çalışıyoruz. Ayıba ayıp, günaha günah, cürüme cürüm diyebilmek için o kahrolası rekâketimizi yenmeye çabalıyoruz, dilimiz dönmüyor, çizik plâklar gibi tekleyip duruyoruz, "Ama onlar da isyan etmişlerdi, kılıç çekmişlerdi..."

"Sabıkalı geçmişimizi didikleyip, tarih mahkemesinde yargılamayalım" diyoruz, kabul de, yanlışları "nass" imişçesine savunmak neyin nesi? Tek parti devrinde kaydedilen 20'ye yakın irili ufaklı isyan, Cumhuriyet'in "cumhur"u te'dip ve tenkilinden başka ne mânâya geliyor, nasıl okunur? Böyle şeylere tutunarak muhalefet yapılır mı efendiler, aklınızı peynir ekmekle mi yediniz? Susunuz bâri, bâri susunuz. Bugüne kadar hep öyle yaptık, bâri şimdi yapmayalım da artık tarihimiz olsun.

Ne demek tarihimiz olsun? Yok muydu?

Filozofun biri öyle düşünüyor, "İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır" diyor. Zulmü alkışlayanların, öldürüp yıkarak hayat bulanların, hakikati inkârı meslek edinenlerin tarihi olamaz, onların ancak tabiatından söz edebiliriz ve tabiattan bahsetmek başkaca kavramlar ve çerçeveler gerektirir; hücre, organizma, uzuv vesaire gibi. Bir sonraki yasama döneminde varlıklarını, "iyiniyetlilerin mağlubiyeti" ihtimâli üzerinde tasavvur edenler bunu yapıyorlar; rûhumuzdaki faşiste, zâlime sesleniyor, tabiatın diliyle ve kelimeleriyle homurdanıyorlar.

Tabiatı, tabii olanı inkâr etmeyiz, ıslaha, imlâya çalışırız. Din, medeniyet, hukuk, muaşeret, diplomasi, ahlâk, nezaket, siyâset; bunlar hep derinliğimizde kımıldanan vahşi tabiatın dâvetine direnmek için söylediğimiz şarkının nağmeleri. Vahşetin çağrısında musiki yok.

"Balinalar şarkı söylüyor ama; karıncalar da koloni halinde yaşıyor" diye itiraz edebilirsiniz elbette; esasen tam da buna benzer bir abes üzerinde yaka-paça vaziyetindeyiz şu an.

Bakalım vahşetin çağrısı mı galebe edecek üzerimizde, yoksa...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi