Demokrasi mi, iktidar mı?

Demokrasi mi, iktidar mı?

Son dönemde Türkiye’de olup bitenler gerçekten bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi mi, yoksa iktidar kavgası mı?

Karşımızdaki tabloya bakınca, bir tarafta, tek parti devrinde ele geçirip ihtilâl dönemlerinde tahkim ettikleri bürokratik iktidarı bırakmak istemeyenler; diğer tarafta seçmenden aldıkları güçle bu durumu değiştirmeye çalışanlar, birbiriyle kıyasıya mücadele halinde gibi görünüyor.
Ama bürokratik iktidarın elinde tuttuğu “kale ve mevzi”leri ele geçirme kavgası ile, topyekûn sistemi demokratikleştirme çabası farklı şeyler.
Ve AKP iktidarının icraatlarına bu yönüyle bakıldığında, şüphe uyandıran işaretler mevcut.
Meselâ askerin sivil iradeye tâbi kılınamayışı, demokrasimizin en kronik sorunlarından biri.
Peki, AKP bu durumu sona erdirmek için ne yaptı? Genelkurmay’ı Millî Savunma Bakanlığına mı bağladı? Askerî-sivil yargı ikiliğini mi kaldırdı? Şimdiye kadarki darbelerin “yasal” dayanağı olarak gösterilen TSK İç Hizmet Kanununun 35. maddesini mi iptal etti veya değiştirdi?
Hayır, bunların hiçbirini yapmadı. Yalnızca MGK’daki sivil üye sayısını arttırıp kurul toplantılarını iki ayda bire indiren ve Genel Sekreterliği sivilleştiren kanunu çıkardı. Ama bu da, önceki hükümet döneminde AB zoruyla yapılan anayasa değişikliğinin gereği olarak gerçekleşti.
Bunun dışında, geçen yılki 12 Eylül referandumuna sunulan paketteki düzenlemelerin de temeldeki sorunu çözme noktasındaki yetersizliği, yaşanan gelişmelerle giderek daha iyi anlaşılıyor.
Balyoz sanığı üç generalle ilgili terfî kararında, son tutuklamalardan sonra dahi AYİM’in sürdürdüğü ısrar ve YAŞ’zedelerin mağduriyetinin izalesini MSB bürokrasisine havale etmeyi öngören düzenleme, bu bağlamda düşündürücü.
Keza, MGSB değiştirilirken, sivil emniyet ve istihbarat birimlerinden gelen “Darbe girişimleri de iç tehdit kapsamına alınsın” teklifinin hükümet cenahında kabul ve itibar görmemesi de.
Böyle bir tavır, Ergenekon ve Balyoz gibi dâvâlardan sonuç çıkma ihtimalini zayıflatmaz mı?
Yargı sürecinin ilerleyen aşamalarında bu dâvâları bekleyen çok yönlü ve çok boyutlu riskler de işin ayrı bir boyutu. Ve bu riskleri bertaraf edecek yapısal, köklü bir yargı reformunun gerçekleştirilmemiş olması çok ciddî bir handikap.
Nitekim Osman Can gibi demokrat hukukçular da, referandumda kabul edilen paketin yürürlüğe girmesinden sonra AYM ve HSYK’da, son düzenlemelerle Yargıtay ve Danıştay’da yapılan kadro genişlemesinin yeterli olmayacağı ve köklü bir yargı reformu hayata geçirilmeden sorunların çözülmeyeceği kanaatini seslendiriyor.
İktidar partisi ise bunları seçim sonrasına ve o zaman gündeme geleceğini söylediği yeni anayasaya erteliyor. Ama o zaman da konuya olması gereken şekilde yaklaşılacağının garantisi yok.
Tam tersine, şimdiye kadar verdiği işaretler, AKP’nin reform meselesini ilkesel bir zeminde değil, kendi pratik ihtiyaçlarını önceleyen konjonktürel bir temelde yorumladığını gösteriyor.
Sair zamanlarda kullanılan “demokrat” söylemlerin, kritik zaman ve konularda yerini hemen “devletçi ve milliyetçi” vurgulara terk edip, asker ve statüko ile aynı dilin kullanılmaya başlanması da, dikkat çeken noktalardan bir diğeri.
Bu işaretlere bakarak, Kemalizmin eski CHP tarzı yorumuna dayanan statükonun her geçen gün mevzi kaybettiği bir süreçte, 6 okun CHP’de anlamını yitirdiği söylemine sarılan AKP’nin, Kemalizme kendi yorumladığı şekliyle sahip çıkıp, bir anlamda ona dayalı yeni bir “statüko” oluşturmaya çalıştığını düşünmek dahi mümkün.
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı, baskıcı sistem ve statükonun demokrasi yönünde dönüştürülmesi.
Ezanı özgürlüğüne kavuşturup dinî ve insanî hürriyetlerin önünü açan, din eğitimini geliştiren DP’nin ve bu adımları imkânlar ölçüsünde geliştirerek sürdüren AP-DYP’nin yaptığı, bu idi.
Ele geçirerek değil, sistemi değiştirerek...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi