‘Korku’ değil ‘Riyâ’ Cumhûriyeti

‘Korku’ değil ‘Riyâ’ Cumhûriyeti

Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan bir şahıs evvelki akşam oyun sırası Erdoğan Âilesi’nden iki hanıma dille, el hareketleriyle ve bâzı “mânîdâr” beden kıvrılışlarıyla tâcizde ve hakâretde bulunmuş. Doğrusu “Türk Aydınlanması”nın bu güzîde mümessiliyle iftihâr etdim. Üstelik bu zât sanatçı, aktör! “Işığı alnında hisseden”lerimizden biri. Yâni bizi iyiye, doğruya, güzele, saygıya sevkeden yolun “meş’ale”lerinden! Bu, ışığı alnında hissedeni. Ya maazallah alnında değil de başka bir yerinde hissetseydi? Yine verilmiş sadakamız varmış.

Fakat emînim ki haketdiği cezâyı bulacak ve âmirleri “Ah, benim afacan yavrucuğum! Sakın bir daha böyle bizleri üzme, e mi?” diyerek poposuna bir şaplak atıp onu diğer afacan ve sevimli yavruların arasına gönderecekler ve “cezâ” olarak da muhtemelen tahsîsât-ı mestûreden kendisine ufak bir meblâğ zula edeceklerdir. Ben malımı bilirim. Eğer bir memleketde Hrant Dink’in Kaatili çocuk mahkemesinde yargılanıyorsa Başbakan’ın Kızına ve bir hanım akrabâsına tâcizde bulunanın “cezâevi” ancak Ankara Konservatuarı Minikler Korosu olabilir. Extra iki saat fazladan solfej meselâ!

Aslında bugünki konum bambaşkaydı ama dayanamadım!

Sadede gelelim:

Pazar Günü Türk Kara Kuvvetleri’nin sırf kendi halkını baskı altında tutmak üzerine planlandığını ve aslında Bahriyemizin ihtiyaçlara nisbetle aşırı derecede zayıf bırakıldığını, ama kumandanlarımızın ilâmâşallah akılları fikirleri cuntacılıkda olduğu için bunu kimsenin iplemediğini yazmışdım. Merâk eden 10 Nisan târihli o yazının tamâmını okuyabilir. Ve onun başlangıcı olan 8 Nisan târihli yazıyı.

Fakat Pazar günki yazım üzerine bâzı okuyucularım beni paylayarak, nasıl olup da Türk Ordusu’nun kendi öz halkına baskı uygulayabileceğini söylemeye cür’et etdiğimi sordular.

Bu “öfkeli” okuyucularıma topdan cevâb olarak, eğer bunu o kadar merâk ediyorlarsa o silahlı kuvvetlerin 27 Mayıs 1960’dan, hatta 11 Kasım 1938’den, hattâ ve hattâ 1876’dan beri ne haltlar etdiğine bir bakmalarını ve bunu bir de 1324-1826 arası Yeniçerilerin hangi haltları yedikleri ile karşılaştırmalarını harâretle tavsiye ederim.

Kaldı ki “Garib kuşun yuvasını Allah yaparmış.” fehvâsınca yine aynı Pazar Günü “Zaman”da Târihçi Mustafa Armağan İsmet Paşa’nın hâtırâtını anlatırken o metnin ilk baskısında Paşa’nın “birilerine” şunu söylediğini kaydediyor:

“Kimse duymasın, millet düşmanınızdır!”

Ondan sonraki basımlarda bu ve buna benzer bir dizi “netâmeli” cümle makaslanmış.

Bakın, yazarken yine tepem atmaya başlıyor:

Yâhû, bu memleketde Atatürk’ün “Nutuk” • makaslanmışsır, be! Hem de defâlarca ve her basımında bir parça daha!

Ve ilk makaslamaya başlayan da kimdir, bilir misiniz?

Onun büyük “Âşığı” Behçet Kemâl!

Her geçen bir parmak atmışdır o metne!

Tabii sırf “Kemalistler”!

Ahmak halkın aklı karışmasın diye!

İşte böyle bir yalan, düzen, sahtekârlık ve riyâ cumhûriyetidir burası!

Atatürk diye bir “put” yaratırlar ama her sene orasını burasını yontup “çağa” uydururlar.

Söyleyeni de Atatürk düşmanı îlân ederler.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi