Yalann söylüyorsun yalann!

Yalann söylüyorsun yalann!

Demişlerdi ki, 12 Eylül'den bir hafta-on gün kadar önce Kara Harp Okulu'nun haftasonu iznine çıkan öğrencilerine Gençlik Parkı'nda sol militanlar saldırıp birkaçını dövmüşler; bunun üzerine okul komutanlığı bütün öğrencileri servis otobüslerine doldurup Gençlik Parkı'na sevk etmiş ve çakı gibi organize çocuklar, park haydutlarını bir güzel benzetmişler!

Gazetelere aksetmiş midir bilmem; o netâmeli günlerde Polatlı Topçu ve Füze Okulu'nda (hiç füze görmedik ama!) yedeksubay talebeydik. Cuma günleri evci çıkarken bölük komutanı hepimizi avluda toplayıp, "Dayak yiyip gelirseniz askerliğinizi söndürürüm. Tek gezmeyeceksiniz, üniformanın şerefini koruyacaksınız" diye talkın veriyordu. İşte bu yüzden askerî üniforma ile Ankara sokaklarında dolaşırken iki kere korkuyorduk. Durumun vahâmetini anlamak için 1980 yılının hadiselerine, özellikle 12 Eylül'den bir ay önceki cinayet ve saldırı listesine göz atmak kâfidir.

Cinnet geçiriyorduk, buna sağcılar, solcular, hükümet, polis, asker, vatandaş herkes dahildi. "Bizden-onlardan" ayrımı en hayatî bilgiydi. Taraf olmanın mantıkî gerekçesi kalmamıştı; yaşamak ve yaşatmamak için herkes kimliğine tutunuyordu. Solcu katledilince "Oh olsun" diyorduk; onlar da, "Üç faşist geberttik; kökünüze kibrit suyu" diyorlardı. Vaziyet fenaydı. Huzurun, sükûnetin, toplumsal barışın bir gün yeniden kurulabileceğine inancım kalmamıştı. Sele kapılmış çürük kütükler gibiydik.

12 Eylül sabahı saat 6'da taburun içinden demiryolu geçen arka avlusunda içtima ettiğimizde bölük komutanı bize "darbe"yi haber verdi. Bu, beklenen bir şeydi, öngöremediğimiz, "Şimdi bize n'olacak?" endişesiydi. 12 Eylül yönetimi ideolojik kamplaşmayı bitirmek için, bataklığı değil bütün ormanı yakan bir toptancı, nobran ve asılsız bir özgüven tavrına tutunmuştu. İlk gözaltıyı, en iyi şartlarda 4 ay sorgusuz sualsiz tutukluluk günleri bekliyordu; sıkıyönetim mahkemelerinin tartışılabilir adalet duygusuna mukabil, soruşturma ve delil toplama süreci fecîydi, bunları zaten çok duydunuz. Az duyduğunuz şey, sokağa çıkma yasağı sona erdiğinde hayretle fark edilen rahatlama, sükûnet duygusudur. Kaldırımlarda, sokakta, mahallede endişesiz gezebilme, canından emin olabilme, sıradan bir gündelik hayatı sürdürebilme konforu toplumu mest etmişti. İnsanlar, iç savaşın kader olmadığını, "netekim" bir düdükle sona eriverdiğini fark ettiklerinde memnun oldular. Siyasî hayatın topyekûn askıya alınmış olması öyle kimsenin umurunda değildi. Biraz da işlerin bu raddeye varmış olmasından sorumlu sayıldıkları için dönemin siyasî liderlerinin gözaltında tutulup yargılanması büyük rahatsızlık doğurmadı. Barış ve sükûneti hepimiz sevmiştik ve terör cinini yeniden şişesine tıkabildiği için askere bir ölçüde saygı duyulduğu zamanlardır o günler. 12 Eylül'ü bütün melânet, ahlâksızlık ve yolsuzluğun teşvik edildiği uğursuz bir milât noktası gibi gösterenler yalan söylüyorlar. Bunlar, sayıca bir mânâ ifade etmedikleri halde, basında tuttukları subaşı yerlerinden ötürü büyük yanılgılarını gizlemeye çalışan bir avuç iflâhsız Marksist militanın tarihi restorasyon çabasından ibaret. 12 Eylül öncesi yükselen şiddetin ahlâkî ve felsefî kofluğu, dönemin Marksist çetebaşılarının omuzundadır; nitekim bu ahlâkî sorumluluğun altında ezilip kalmışlardır ve her 12 Eylül'de ülkücü eylemcilere sövüp durmalarının sebebi budur. Sağ eylemcilik bîgünâh değildi, daha ziyade mâruz kalan, inisiyatif kullanmakta donanımsız taraftı; garibandı, hâlâ biraz öyle galiba. Hapishaneden tek parça çıkan Marksistler tez zamanda büyük sermayeye yamanırken, ülkücülerin küçük esnaflığa, ufak memuriyetlere veya olmadı düpedüz mihnete düşmeleri sebepsiz değildi.

12 Eylül buz gibi darbeydi ama onu ahlâken 27 Mayıs'ın, 28 Şubat'ın, Balyoz'un, Ergenekon'un yanına koyamazsınız. Şeytan teferruatta gizlidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi