Ahmet Doğan İlbey

Ahmet Doğan İlbey

Kaatil İsrail’in Müslüman İşbirlikçileri

Kaatil İsrail’in Müslüman İşbirlikçileri

Koca İslâm âlemi üç buçuk İsrail devletiyle niye baş edemiyor? Suali İslâmların izzet ve haysiyetini kıracak ağır bir sual. Kaatil İsrail, Gazze’de katliamlara devam ederken, ölü toprağı atılmış, birbirine düşmanlık etmekle meşgul bazı Müslüman devletler İsrail’le ittifak hâlinde olmayı elan sürdürüyorlar.  

 

Koca İslâm âleminin üç buçuk İsrail’le niye baş edemediğini cevabı, bazı İslâm devletlerinin katliamcı İsrail’le ittifak içinde olmalarıdır. En başta Suudi Arabistan kralları İsrail’in destekçisidir.

İsrail yandaşı olan Mısır’daki darbeci yönetim, Mısır-Gazze arasındaki tünelleri ve Refah kapısını kapatarak Gazze’de akan kandan mesuldür.

Kaatil İsrail’in, Hamas’ın varlığından dolayı Filistin’i yok etme plânını destekleyen, Mısır halkının bombardıman altındaki Gazze halkıyla dayanışmasını engelleyen yine Mısır’daki darbe yönetimidir.

Mısır’ın yanında İsrail’le örtülü ittifakı olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi, Gazze’deki katliamdan çok, İsrail’in Hamas’a verdiği zayiatla ilgilenen sözde Müslüman devletleri de ümmetin unutmaması ve bir gün hesabını sorması gerek.  

Çünkü Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır, öteden beri Ortadoğu’ya İsrail gözüyle bakıyor.Bu işbirlikçilerin sinsi sessizliğine ABD ve Avrupa’nın da desteği de tabii olarak devam edince, koca İslâm âlemi üç buçuk İsrail karşısında hiçbir mâna ifade etmiyor.

İSLÂM DÜNYASININ BİR HÜKMÜ VAR MI?

Ortadoğu sadece Osmanlı döneminde huzur ve emniyet içinde yaşadı. O devirde de Batı ve İsrail fitnesi boş durmadı şüphesiz. Araplarla Osmanlı’nın arasını açmak için şeytanca yollara başvuruldu. Osmanlı, tarih sahnesinden çekilince Ortadoğu’da dengeler sarsıldı. İsrail İblis ruhlu lâneti düştü emanet topraklara.

Mevcut dünya düzeninin bânisi olan Batı, Osmanlı devletini parçalayarak modern Ortadoğu'yu kurdu ve kısa süre sonra da İsrail'i bölgenin kalbine yerleştirdi. O günden bu güne Ortadoğu düzen ve huzur görmedi.

İsrail'in bölgedeki oluşturduğu travma, Arap ve Müslüman dünyada hem seküler milliyetçiliklerin hem İslâmcılığın yükselişinde tesirli olmuştur. Baasçılık da İran Devrimi de İsrail tehlikesini kendilerini meşrulaştırmakta kullandı.

Müslüman Kardeşler’in Mısır’da devrilmesi ve Suriye ve Irak’taki iç savaş kaatil İsrail'in elini güçlendirdi. Ortadoğu'da Müslüman devletler kendi çıkarlarını mezhepçilik üzerinden meşrulaştırma kavgası verirken, İsrail, Gazze’de katliam yapmaya başladı.

Filistin gibi Müslümanların ortak meselesi olan bir mevzuda İsrail’i durduracak milletlerarası kamuoyu oluşturamayan topluluğa İslâm dünyası denilebilir mi?
----------------------------
İLÂVE YAZI:

FİKİR DÜKKÂNI’INDA BAYRAMLAŞMA

Ey azizan! Gazze’de, Doğu Türkistan’da Müslümanlar katledilirken nükteli vak’alardan bahsetmek münasip midir? Fakat gönül dostluğa üstüne olunca herhalde cevaz verilir. Müslümanların zulüm altında inlediği bir vasatta Ramazan Bayramı’nı eda ettik. Fikir Dükkânı’nda, yâni Mekteb-i İrfan’da yapılan bayramlaşmada bir nebzecik de olsa fakîrin gönlü sürur buldu.

Çoktandır göremediğim fikir ve gönül dostlarım geldi. Gurbetten gelenler vardı. Balıkesir Ünv. Havran Mes. Yük. Okulu Öğrt Gör. Mustafa Günalan, Denizli Ünv. Öğr. üyesi Dündar Kök dostlarımı görünce sevindim. Moskova Üniversitesinde okuyan, Muzaffer Hocamın şâkirdi fikirli bir ahlâk âbidesi olan Zeynel’i görünce daha bir sevindim. Vakti az olunca Zeynel’in Moskova intibalarını dinleyemedim. En çokta KSÜ’de talebe olan, siyah derisinden aydınlık saçan Somalili Mahmut’un Bilâl-i Habeşi’ye benzeyen yüzünü görünce daha da sevindim. Aynı memlekette olup da çok zamandır göremediğim dostlarımdan şair Memduh Atalay ile Mehmet Alkışçı da Fikir Dükkânı bayramlaşmasındaydı.

Semerkand Türklerinden diye hitap ettiğim lisanı ve gönlü güzel dost Mehmet Yaşar yoktu bu bayramlaşmada. Fikir Dükkânı sorumlularından H. Ahmet Eralp, “memleketine gittiğini” söyledi. Ferhat Ağca da bu sualim üstüne fikirlice tebessüm ediyordu. Dostlarımdan Hasan Keklikçi, Enver Çapar, Fatin Rüştü Kayıran, Mahmut Yardımcıoğlu, Mehmet Yılmaz ve şiirleri hakkında sual etmek istediğim genç şair Şeyhşamil Ejderha da yoktular, üzüldüm.

Muzaffer Hocam, Elaziz’deki köyüne “tatile” giden Savaş Kıyak hocaya (onun yakin dostu İlker Ciğerlioğlu hoca da bayramda bağevinde tatildeydi) telefon ederek “Dostlar burada bayramlaşıyor, sen tatildesin…”  diye zarf üstüne zarf attı ki hayli gıdalıydı.

Bayramlaşmanın derûnumda iz bırakan en anlamlı hâtırası, İsmail Göktürk’ün “Size bugün Türkçe’nin en değerli bir metnini okuyacağım” diyerek, (Âşık Zâyi’) mahlaslı bir şaire ait “Muhterem Hocam Şiiri” adlı metni belağatlı bir üslûp ve dokunaklı sesiyle okumasıydı. Bu muhterem şiiri inşallah şerh edip takdim edeceğim sizlere.

Hâsılı, Ali Hocam ve Muzaffer Hocamın bulunduğu bir dost meclisinde bu bayramda gönlüm bir nebze şifa buldu.

FİKİR DÜKKÂNI’NDAN NÜKTELİ BİR VAK’A

Ey azizan! Fakîr, geçen cuma rahatsızlığından dolayı Dükkân sohbetine dahil olamadı. Sesim soluğum kısık bir halde fikir ve gönül dostum İsmail Göktürk’ü arayarak “Rahatım yok, gelemeyeceğim, dostlarım kusuruma bakmasınlar…” dedim.

Gelemeyişime üzüleceklerini, ah ü vah edeceklerini düşünüyordum. Hiç de öyle değilmiş. İsmail Göktürk’ün “…Dükkân dostların sevinç içinde, bayram ediyor. ‘Ahmet abi yok, rahat rahat konuşuruz, istediğimiz vakit kalkabiliriz, tek tek konuşun ikazı da yok, özgürlüğümüze kavuştuk bugün’ diyorlar” demesiyle,  hastalığım bir nebzecik azalıverdi. Konuşmalarını en çok engellediğim dostlarım Hacı Arıkmert ve hikâyeci Hasan Ejderha’nın “Özgürlük” (Hürriyet kelimesini kullansalardı daha iyi olurdu) nidalarını duyar gibi olmuştum.

Ey azizan! Bir açıklama yapmam gerekiyor. Dükkân dostlarımın attığı “özgürlük” nidalarının İkinci Meşrûtiyet’in İlânı’nda atılan “Hürriyet” nârâlarıyla uzaktan yakından bir alâkası, mâna ve maksatça hiçbir benzerliği yoktur.
--------------------------

FİKİR DÜKKÂNI’MIZ HAKKINDA GÖNÜL ALAN BİR YAZI

Ey azizan! Sıkılmadaysanız şayet, gönlüme sürur veren bir yazı aktaracağım.  Yüreğime sürtünen bu yazıyı fikir, gönül ve kitap dostum Bekir Büyükkurt okumuş önce. Sonra bu fakîre yollayarak sevindirdi.

Vakti zamanında has bir Dükkân ehli olan Balıkesir Ünv. Türk Dili ve Edebiyatı hocalarından öğrt. üyesi şair dostum Mehmet Narlı, “Mekanlar da insanın içine yurt kurarlar” başlığı altındaki mülâkatında Şehr-i Maraş’ı, hususen Fikir Dükkânı’mızı anlatmış ki yüreğimin üstünden geçti kelimeleri. Anlattıklarının bir kısmı şöyle:

Maraş’ın en çok neyini / neresini seviyorsunuz? Bu yer/lere ne sıklıkta gidebiliyorsunuz?”

Her çiçek kendi çekirdeğinde gizlidir” derler. İnsanın çekirdeği yurdudur. İnsanın mekan, dil ve inanç bakımından bir yurdu olması gerektiğine inananlardanım. Benim mekansal yurdum Maraş’tır. Maraş, mekanlaşmış hafızamdadır; anamın, babamın, dedemin, ninemin, akrabalarımın, alışveriş yaptığım esnafın, dinlediğim türkülerin, hikayelerin, içtiğim suyun, yediğim firiğin, dolmanın, gittiğim hocanın, okuduğum mekteplerin ruhu Maraş diye tecessüm etmiştir. Ben bu tecessüm etmiş bütünün parçası değil özüyüm.

Dolayısıyla Maraş’ın en sevdiğim yeri yoktur; sevmediğim yeri de yoktur.

Sayısız defa Ahırdağı’ndan aşağıya koşarak inmişimdir; sayısız defa Uzunoluk’tan ilk gençliğimin heyecanlarını, korkularını yalnızlıklarını toplayarak Trabzon Caddesine kadar yürümüşümdür. Kanlıdere’de bindiğimiz kiralık bisikletten düşünce kanayan dizimin acısını oradan her geçişimde duyarım. Çarşıya her inişimde kapalı çarşıdaki allefimizin, köşkerimizin, kunduracımızın, Kıbrıs Meydanı’ndaki bakkalımızın dükkanlarını ararım. Kiminin yerinde kuru yemişçi vardır, kiminin yerinde konfeksiyoncu, kiminin yerinde banka. Ama insanlar mekanlarda yurt kurdukları gibi mekanlar da insanın içinde yurt kurarlar. Öyledir, bu mekanlar içimin kapısı kapanmamış yurtlarıdır. Oralardan geçerken verdiğim selamı içimdeki o yurtların sahipleri alırlar.

Ama Maraş’ın içimde en uzun akan ırmağı nedir derseniz; “Dükkan”dır, derim. Dükkan sokağı, binası, duvarları ile tek bir mekan değildir ama sahipleri, müdavimleri, ruhu ile tek bir mekandır. O bazen Çiçek Pasajı'nda yirmi metrekarelik bir salondur, bazen Yenişehir apartmanında bir dairedir; bazen Pınarbaşı'nda yarı metruk bir bağ evidir; bazen Ulucami civarında eski ahşap bir evdir. Ama Dükkan daima demi devranın haritasıdır; görgüsüz modernizmin yalancı ışıklarını kapattığımız, içimizin koyaklarını dostların yüzündeki ışıklarla aydınlattığımız yerdir. Orada kameti ve siması önümüze bir kandil gibi tutulan, bize ufuk olan, sözün sahtesine bile tebessüm edenlerimiz; feraseti ile fikrinin selabeti ile kılavuz olanlarımız; kelamın manasına ve bekasına baş koyan, hem yufka yürekli hem celadetli olanlarımız; orta ve lise mekteplerinde ekserimizin kalplerini kavi duruşları ile hoplatanlarımız; bütün coşkusunu sözlerin sihrine emanet edenlerimiz; ilmin ve irfanın ruhunu türkülerle yaşayanlarımız, “sükut suretinde” emr ve neyh edenlerimiz vardır.

Yaşadığınız şehirle kurduğunuz ilişkiyi kısaca anlatır mısınız? Kurduğunuz bu ilişkiye etkileyen “unsurlar” nelerdir?

Maraş'taki ben’in, bendeki Maraş’ın renklerini, biçimlerini, boyutlarını içe içelikten çıkmış bir vaziyette tanımlamaya kalktığımı düşünmüyorum. Çocukluğumun, ailemin, mahallemin, vatanımın ve nihayet insanlığımın hatıraları, kandilleri, bayramları, varları, yokları, darlıkları, bollukları zamana kök salmışlardır. Ben, insan olarak bu zamana kök salmış varlığın bir yüzü ise, mekan olarak Maraş da diğer yüzüdür. Zaman ve mekan birleşerek içine doğduğumuz andan itibaren evimizi ruhumuzun ve bedeni varlığımızın yurdu yapar; bu yurdu, komşulara, sokağa, mahalleye açar; kötüye, muhannete kapatır. “Dünyada mekan ahrette iman” sezgisini sindirir içimize.

Siz Maraş’ın “neresindeniz”?

Anamın babamın yurdu Maraş’la Türkoğlu arasında birincisine onbeş, ikincisine beş kilometre mesafede olan Çakallı Hasanağa köyüdür; nam-ı diğer Gökpınar Çakallısıdır. İlkokul çağlarında Maraş benim için, kundura, somun, portakal, kalem defter alınan yerdir. İlkokuldan sonra ise yaşadığım yer.

Bulunduğunuz muhitin değişim/ dönüşüm hikâyesine dair hafızanızda neler var? Geriye dönüp baktığınızda meydana gelen değişimler/ farklılaşmalar siz de nasıl bir duygu uyandırıyor?

Bir mekan, içindeki ve üzerindeki insan ve eşyayla bütünleşmiş olarak vardır; böyle olduğu için de mekan kültürdür aslında. Yani mekansal değişmeler, esas itibari ile kültürel değişmelerdir. İnsan yaşadığı değişmeleri süreler içinde unutabilir. Ama mekanlar unutmaz çünkü kültürün bütün pratik görüntülerini taşıdıkları gibi simgesel ve imgesel değerlerini de taşırlar. Eşyanın ya da mekanın bir hafızaya sahip olması, insanla yaşamış olmasına bağlıdır. Kuşkusuz modern ve postmodern olarak kapitalist süreç, mekansal algımızı önemli ölçüde yaraladı. Televizyon, internet ve daha nice sanal görüntüler belleklerimizi doldurup boşaltarak, evlerimizle, sokaklarımızla ve şehirlerimizle olan ünsiyetimizi zedeledi; mekanlarımızın hafızlarını örttü.

Yaşadığımız yerle “kim”liğimiz arasında doğrudan bir ilişkinin varlığından söz edebiliriz: Bütün hayatınız otelde geçiyorsa aileniz yok demektir. Bütün evlerin ve daha hacimli yapıların aynı şekilde inşa edildiği bir yerde yaşıyorsanız, mimari algınız ya yoktur ya da kitabidir. Bütün ömrünüz apartmanlarda ve kalabalık caddelerde geçiyorsa bedenen çok yakın durmayı ama ruhsal olarak uzak olmayı öğrenmişsiniz demektir. “Mezarlığa nazır bir eve taşındıysanız” aklınızda ölüm var demektir.

İnsan gibi mekanın da değişimi/ dönüşümü kaçınılmaz denilebilir. Evet ama esas olan Tanpınar’ın da işaret ettiği mukavemet fikridir. Mukavemet etmeyi bilirsek zamanenin muhtemel yaralarını tedavi edebilir; saldırılarını bertaraf edebiliriz. Mukavemet derken, bu gün şehre, sadece eski mimari ve manzaralar şeklinde bir kimlik kazandırma uğraşında olan küresel sömürünün turistik kültürel manipülasyonuna bağlı bir tavırdan söz etmiyorum. Tavır bu olursa yaz aylarında çeşitli mahallelerden çocukların buluştuğu Hocanın gölüyle bilinen Pınarbaşı’nın Muhsin Yazıcıoğlu piknik alanı olarak bilinmesindeki mukavemetsizlik anlaşılmaz. Ramazan bayramlarında kömbe yaptırmak için fırınlarda sıra beklemenin cemaat ruhuna ne üflediği sezilemez. Çocuk Bahçesi ve Batı Park’ın sosyal ve siyasal kimliğinin aslında bir aidiyet arayışı olduğu fark edilemez. Maraşgülünün ortadan kalkması apartmanlaşmaya bağlanır da modernizmin hırsıyla ilişkilendirilmez. Çete Bayramına katılmak için günlerce öncesinde hazırlık yapan çocuklar, ergenler, erişkinler heyecanlarını “kurtuluş etkinlikleri” ile kaybettiler.

Bir sabah uyandığınızda şehirde neler kaybolsa üzülür, neler kaybolsa sevinirsiniz?

Kaybolduğuna üzüldüğüm birçok şey var zaten. Ama Ahırdağın, “ede” ifadesinin, meyam şerbetinin, tarhananın, kapalı çarşı esnafının, Mağaralının, Ulu Cami çevresinin, Çarşıbaşının, Saraçhanenin kaybolması Maazallah Maraş’ın kayboluşu olur. Görgüsüz modernizmin süreği olan tuhaf anıtlar, kibirli binalar olmasa iyi olurdu.

Yaşadığınız şehre kendinizi ait hissediyor musunuz? Sizi bu şehre ne bağlıyor ve ne uzaklaştırıyor?

Ben Maraş kitabında her satırda var olan bir harf, bir sesim. Beni bu şehre hafızam, inancım, umudum bağlıyor. Uzaklaştıran demeyeyim de inciten veya yoran diyeyim: Zaman zaman şehrin derinlerine doğru yayılma ihtimali hissettiğim görgüsüz gelişme fikri.

Maraş’da yaşamasaydınız nerede yaşamak isterdiniz?
İstanbul’da.

Maraş’a dair bir film çekseniz konunuz ne olurdu? Böyle bir filmde ilk sahne nereden başlardı?

Daha önceki bir yazımda Maraş’ın peteklerine sıkıştırılmış hafızayı imleyecek bir roman, bir şiir, bir şehir kitabı beklemeye devam ediyorum. Bunun bir film olduğunu düşünelim ve daha önce söylediklerimi kameraya çekelim:

Uzunoluk’ta boylu boyunca yatar ve üstüme bir yorgan örterdim. Düşümde bu yorganın şehrin çatısı olduğunu; yorganın her kıvrımının, Maraş’ın bir sokağı olduğunu görürdüm. “Her çiçek kendi çekirdeğinde gizlidir” şeklinde duyduğum sesin hangi taraftan geldiğini anlamak için başımı çevirdiğimde, anamı görürdüm. Anam “Sana Dulkadır İzzettin’in kızını istedik, bundan böyle evimizin çatısı akmayacak” derdi. Sevincimden Ulucami’nin minaresine çıkar, kaleye bakardım. Atımı bir delikli taşa bağlar, Ahırdağı’nda sâlep toplar, ovaya doğru bir keçi gibi seke seke inerdim. Birden, bir gün, çocukluğumuzun namazlarından birine yetişmek için dağdan aşağı inerken düşüp yaraladığım dizimi görürdüm. Anam, en şifalı güllerin, Sezai efendinin konağının haremlik girişinde olduğunu söyler, oradan alır getirirdi. Düşümde, saraçhanenin oralarda anamı kaybederdim. Çarşafına tutunduğum kadının anam olmadığını anladığımda, bezirgânlardan birinin ağlamamam için bana şalvar kumaşı ölçtüğünü görürdüm. Ahırdağı’ndan düş çölüne düşer gibi düşerdim. Düşerdim de kervanlarını düşlerimin ortasına salan mal bulmuş maraşîlerin fincanlarını kırardım. Sonra divanhanede sabıkasız hokkaların kokusu altında, gurbetin boynunu vurarak sohbet ganimeti devşiren Maraşlı Şeyhoğlu ilbeyali’nin hikâyelerini dinlerken uykuya dalardım. Rüyamda alçacıktan uçan bir can hüması gibi olan dedemi görürdüm. Dedemin, saraçhane camisi bitişiğindeki ticarethanesini, bugün de elhamdülillah kazasız belasız kapatıp geldiğini, eline Mushafı almasından anlardım.

[email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Ahmet Doğan İlbey Arşivi