Kemal Belgin

Kemal Belgin

Penaltılı ceza!

Penaltılı ceza!

Fenerbahçe, Gençlerbirliği’nin penaltıdan attığı iki golle 2-1 yendi... Bu, 1950’li yılların gazete başlıklarında çok sık rastlanan maçın sonucu yansıtma cümlesidir. Böyle bakınca da, bu galibiyetin çok zor gerçekleştiği, hani neredeyse hakem kararlarıyla rakibin devrildiği imajını sunar. Peki, bu maçın gerçeği bu mudur? Asla!

Açalım o zaman... Gençlerbirliği, işin hemen başında belirteyim ki, bu sezonun gözü PTT Ligi’ne dönmüş takımları arasındadır. Tabii ki futbolda rakibe ve saha koşullarına uygun oynama akılcı iştir ama, takımın çoğunluğunu oluşturan gençlerin de erken havaya girmesi çöküşü getirir. Takım halinde topun arkasına geçip, Fenerbahçe’nin oyun yapma alanını daraltmak doğrudur da, kazanılan veya teslim edilen topların öne taşınması da akıl ister, tecrübe ister, teknik ister, görgü ister... 

İşte bunlardan yoksun Ankara takımı karşısında Fenerbahçe, tek tek saymadım ama aklımda kaldığı kadarıyla altı-yedi net pozisyon buldu. Bir kaçını rakibin yabancı kalecisi önlerken, bir kaçı kıl payı kaleye girmedi, bir tanesi de direklerin cilvesi ile karşılaştı. Peki, ya goller? İki penaltı da net idi. Hele ikincisinin yapılışı yukarıda değindiğim teknik, tecrübe ve görgü eksikliğinden kaynaklanan ders niteliğinde idi. Emre ve Kuyt rakip kaleciyi ters köşelere göndererek skoru ilan ettiler. 

Peki, Fenerbahçe ne oynadı? Özellikle savunmanın göbeğinde meydana gelen eksiklikler yüzünden Topal oradaydı. Meireles ve Emre de nöbetleşe onun yerinde... Alper ise rakip kalabalığı delici rolünde... Kuyt, Sow ve Webo da duvarlardan kaçmak adına sık sık yer değiştirerek bölge açmaya gayret ettiler. İşte bu eylem sırasında Fenerbahçe dikine delici rolüne soyunan oyuncu bulamadı. Caner’in de kulübede kalışı ile Gökhan’ın arızalı sağlam olarak oynamasının rolü vardı. Peki, bu koşullarda kime ihtiyaç vardır. Emenike’ye... Girdi ve penaltıyı yaptırdı. Ya Diego? O galiba tatile devam ediyor, ya da ettiriliyor. Sanki buraya nereden  geldim be der gibi bir kaosa girmiş. Acaba bir maçın tamamını, sonuç ne olursa olsun oynamalı mı ki? Özetle pas vıdı vıdısı pozisyonlar verdi ama çok net değildi bu oluşumlar. Yani Fenerbahçe biraz da riskten kaçarak oynar gibi göründü. Sanırım Galatasaray yenilgisin ardından bir iç saha kaybı daha taşınamaz olacağından kafalar sanki biraz bloke idi... 

Oyuncu değişikliklerine gelince... Diego ile başlanır mıydı? Kalabalığın dripling ve çalımla eksiltilmesi anlamında... Nasıl olsa gelen yok ki üzerinize... Emenike, arkadan gelen iki kanat adamının arızaları sebebiyle en başta rol alır mıydı? Top taşıma adına... İsmail hoca daha iyi bilir tabii ki...

Son bir cümle... İzlediğim ilk maçında bende “Bundan olur” izlenimi bırakan Stancu goller atıyor, takımını sırtlıyor. Tamam...  Ancak ne var ki, bu maçta ilk penaltı oluşumundaki büyük rolünün farkında mıydı acaba? Uçtaki bir son adam hiç aşırtma geri pası verir mi orta sahasına? 
Az kalsın unutuyordum. Bu maçın devre arasında iki takımın da soyunma odalarını en üst rütbeli kişiler ziyaret ettiler mi? Öyle ya bu iki üst rütbeli hocalara hocalık öğretiyor...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kemal Belgin Arşivi